Trump Kongreyi Kaybetti! Dolar, Altın ve Türkiye’yi Ne Bekliyor?
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, Demokratların ABD Kongresi'nde çoğunluğu kazanmasının ardından Trump yönetiminin ekonomik ve dış politika alanındaki hareket alanını ve bunun piyasalara olası etkilerini değerlendiriyor. Hayat pahalılığı, gümrük tarifeleri ve İran savaşı kaynaklı enerji maliyetlerinin seçmen tepkisiyle ilişkisini inceliyor. Kongre çoğunluğunun başkanın veto yetkisini ortadan kaldırmadığını vurgulayarak dolar, altın, tahvil getirileri ve petrol için tek yönlü sonuçlar çıkarmamayı öneriyor. Türkiye açısından enflasyon, vergi ve faiz görünümünün, döviz kuru ve tasarrufların alım gücü üzerindeki etkilerini tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- ABD Kongre seçimleri ve siyasi denetim
- Gümrük tarifeleri ve tüketici maliyetleri
- Petrol fiyatları ve savaşın ekonomik etkisi
- Dolar, altın ve tahvil getirileri
- Türkiye'de enflasyon ve vergi yükü
- Faiz getirisi ve tasarrufların alım gücü
Trump, Amerikalılara daha ucuz bir hayat vaat etmişti. Seçmen 3 Kasım 2026’da market fişine, benzin faturasına, sağlık giderlerine baktı ve sandıkta ağır bir hesap çıkardı. Demokratlar, Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu kazandı. Cumhuriyetçiler, yıllardır kendilerini güvende hissettikleri eyaletlerde kaybetti. Şimdi herkes Trump’ın bundan sonra ne yapacağını konuşuyor. Bu sorunun cevabı bizi de ilgilendiriyor. Çünkü Washington’daki güç mücadelesi, petrolün fiyatından doların değerine, Türkiye’nin borçlanma maliyetinden cebimizdeki paranın alım gücüne kadar uzanıyor.
Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün bu seçimin arkasındaki ekonomik hesabı konuşacağız. Önce Trump’ın neden bu kadar ağır bir yenilgi aldığını, ardından değişen Kongre’nin neleri değiştirebileceğini anlayacağız. Böylece altın, dolar, faiz ve borsa hakkında konuşurken elimizde sağlam bir zemin olacak. Çünkü seçim gecesinin heyecanıyla kurulan her cümle, ertesi gün doğru bir ekonomi analizine dönüşmüyor.
Önce tabloyu yerli yerine koyalım. Demokratlar Senato’da en az 54 sandalyeye ulaşmış durumda. Temsilciler Meclisinde de çoğunluğu aldılar. Bazı yarışlarda sayım sürüyor; bu yüzden nihai sandalye dağılımı hakkında acele etmeyelim. Ancak siyasi yön açık. Texas’ta James Talarico Senato seçimini, Gina Hinojosa valiliği kazandı. Kansas ve Güney Carolina gibi Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu eyaletlerde de Demokrat senatörler seçildi. Yenilgi, birkaç çekişmeli seçim bölgesinin ötesine taşmış durumda.
Elbette ara seçimlerde başkanın partisi sık sık oy ve sandalye kaybeder. Fakat her yenilgiyi bu alışkanlıkla açıklarsak seçmenin ne söylediğini kaçırırız. Buradaki kırılma, Trump’ın kazanma kabiliyetine duyulan güvenle ilgili. Kendi partisi açısından yıllarca oy getiren, rakiplerini korkutan, adayları arkasında hizaya sokan bir liderin desteği, önemli yarışları kurtarmaya yetmedi. Bu, Cumhuriyetçi siyasetçilerin önümüzdeki iki yıl yapacağı hesapları değiştirir.
Benim bu sonuçta gördüğüm en güçlü mesaj, geçim sıkıntısının siyasi sadakati aşındırabildiği. İnsanlar bir lidere yakınlık duyabilir, onun dünyaya meydan okumasını beğenebilir, kültürel olarak kendisini o partinin yanında hissedebilir. Ama ay sonunda hesabı kapatamıyorsa bu bağlılık sınanmaya başlar. Üstelik geçim derdi yalnızca bugünkü gelirin yetersizliği değildir. Çocuğunun eğitimi, hastalandığında ödeyeceği fatura, emekliliğinde nasıl yaşayacağı konusunda duyduğu endişedir.
Bu yüzden ekonomik büyüme rakamlarıyla seçmenin memnuniyeti arasında otomatik bir bağ kuramayız. Borsa yükselirken kiracı zorlanabilir. Büyük şirketlerin kârları artarken ücretli çalışan borçla yaşayabilir. Teknoloji yatırımları hızlanırken aynı bölgedeki insanlar elektrik faturalarının ve konut maliyetlerinin altında ezilebilir. Büyümenin kime gelir, kime maliyet getirdiği, siyasetin merkezine yerleşir. Türkiye’de de çok iyi bildiğimiz soru budur: Ekonomi büyüyor, peki benim hayatım neden kolaylaşmıyor?
Üstelik aynı fiyat artışı herkesi aynı ölçüde etkilemez. Gelirinin büyük bölümünü gıdaya, barınmaya ve ulaşıma harcayan bir aile için bu kalemlerdeki zamların etkisi daha ağırdır. Birikimi olan insan bazı harcamalarını erteleyebilir; zaten bütün gelirini zorunlu ihtiyaçlarına ayıran kişinin hareket alanı dardır. Dolayısıyla hayat pahalılığı, toplumun farklı kesimleri arasındaki mesafeyi de büyütebilir. Geçim tartışması bu yüzden aynı zamanda gelirin nasıl bölüşüldüğüyle ilgilidir.
Bir de enflasyon meselesi var. Fiyatların daha yavaş artması, geçmişteki artışların geri alınması demek değildir. Geçen yıl pahalanan market sepeti, enflasyon düştü diye eski fiyatına dönmez. Gelirler o birikmiş artışı karşılamıyorsa insanların alım gücü düşük kalır. Dolayısıyla seçmene yalnızca bir grafikteki iyileşmeyi göstermek yetmez. O grafiğin mutfakta, hastanede, kirada bir karşılığının olması gerekir.
Trump’ın gümrük tarifeleri tam burada siyasi bir sorun haline geldi. İthalata vergi koyduğunuzda bunu gümrükte ödeyen, malı Amerika’ya getiren ithalatçıdır. Yükün ne kadarı tüketiciye, ne kadarı şirketin kârına, ne kadarı yabancı üreticiye yansır, koşullara göre değişir. Ama yabancı ülkeyi cezalandırmak için açıklanan kararın faturası, Amerikan ailesinin alışveriş sepetinde de görülebilir. Siyasi söylemle ekonomik sonuç arasındaki mesafe böyle açılır.
Elbette belirli sektörleri korumak, üretim kapasitesi kurmak ve istihdamı desteklemek için ticaret politikası kullanılabilir. Fakat geniş kapsamlı tarifelerin maliyetini görmezden gelemezsiniz. Amerikan fabrikası da ithal makine, parça ve hammadde kullanıyor. Bunlar pahalandığında üreticinin rekabet gücü zorlanabiliyor. Yeni bir fabrikanın kurulması zaman alırken mevcut işletmenin maliyeti hemen artabiliyor. Üretimi destekleyen kapsamlı bir program olmadan her sorunu gümrük vergisiyle çözmeye çalışmanın sınırı burada ortaya çıkıyor.
Çiftçi açısından tablo daha da çarpıcı. Bir tarafta yakıt ve ekipman maliyeti yükseliyor. Diğer tarafta ticaret gerilimi ve karşı önlemler, ürününü satacağı dış pazarları zorlaştırabiliyor. Yani üretmek pahalılaşıyor, satmak güçleşiyor. Cumhuriyetçilerin kırsaldaki kayıplarını anlamak için bu sıkışmayı görmek gerekiyor. Çiftçinin siyasi kimliği aynı kalabilir; yine de uygulanan politikanın kendi işletmesine zarar verdiğini düşünerek farklı bir tercih yapabilir.
İran savaşı da bu geçim tablosunun içine girdi. Savaş, televizyon ekranında izlenen uzak bir olay olarak kalmadı. Enerji ve taşımacılık maliyetleri üzerinden gündelik hayata dokundu. İşine arabayla gitmek zorunda olan çalışanla ürününü kamyonla taşıyan üretici, farklı yerlerden aynı baskıyı hissetti. Uzayan çatışmanın ne zaman biteceği bilinmediğinde insanlar gelecekteki faturalarından da kaygılanır. Böylece dış politika tercihi, evin bütçesini etkileyen bir iç politika meselesine dönüşür.
Bu tepkinin seçim başarısına dönüşmesinde Demokratların sahadaki çalışması da önemli. Iowa ve Kansas gibi yerlerde yıllara yayılan örgütlenme, küçük yerleşimlere gitme ve yerel sorunları dinleme çabası var. Muhalefet, insanların kızgınlığının kendiliğinden kendisine oy olarak döneceğini varsayamaz. Seçmen, karşısında derdini anlayan birini görmek ister. Bir bölgeye baştan kazanılamaz diye bakarsanız oradaki memnuniyetsizliğin siyasi karşılığını da kuramazsınız.
Hispanik nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Demokratların güçlenmesi de dikkat çekici. Burada geçim sıkıntısına, sert göç politikalarının yarattığı kaygılar ekleniyor. Amerikan vatandaşı olan bir seçmen de ailesinin veya yakın çevresinin geleceği için endişelenebilir. İnsanların ekonomik beklentilerini, kendilerini ne kadar güvende hissettiklerinden bütünüyle ayıramayız. Ayrıca sonuçları değerlendirirken tercihlerdeki değişimle sandığa katılımdaki değişimi birlikte düşünmeliyiz. Haritadaki renk değişikliği, bütün eski seçmenlerin topluca fikir değiştirdiği anlamına gelmez.
Kazanan Demokratların hepsi aynı siyasi çizgiyi temsil etmiyor. Daha soldaki adaylar da var, merkezde duranlar da, dini referanslarla konuşanlar da. Texas’taki Talarico’nun başarısı bu çeşitliliğin dikkat çekici örneklerinden biri. Bu farklı adayların başarılarında hayat pahalılığına verilen tepkinin ortak bir yer tuttuğunu görüyoruz. Dolayısıyla sonucu Amerika’nın bütünüyle tek bir ideolojiye geçtiği şeklinde okumak yerine, farklı kesimlerin hangi somut taleplerde buluştuğuna bakmak daha açıklayıcı.
Cumhuriyetçilerin aday tercihleri de bu tabloyu ağırlaştırdı. Texas’ta Trump’ın desteklediği Ken Paxton’ın adaylığı, daha seçimden önce parti içinde kaygı yaratmıştı. Liderin desteğini almakla geniş bir seçmen kitlesinin güvenini kazanmak farklı süreçler. Ön seçimde sadakat üzerinden kurulan üstünlük, genel seçimde yeterli olmayabiliyor. Ekonomik hoşnutsuzluğa adayın kendi sorunları da eklendiğinde, güvenli sayılan bir koltuk kaybedilebiliyor. Bu nedenle bütün sorumluluğu adayların yeterince çalışmamasına yüklemek, yönetimin tercihlerini tartışmadan bırakır.
Seçimin ertesi günü Trump’ın Beyaz Saray’daki balo salonunun inşaatını gezdirmesi, bu açıdan çok şey anlatan bir görüntüydü. Partisi yenilginin nedenlerini tartışırken kendisi yapının ayrıntılarını anlatıyordu. Bir yapıyla ilgilenmek tek başına elbette seçim kaybettirmez. Fakat insanların geçim kaygısı büyürken yönetimin dikkatini nereye verdiği önem kazanır. Seçmen, kendi hayatındaki sıkışmanın iktidarın öncelikleri arasında olup olmadığını da değerlendirir.
Şimdi bu yenilginin Cumhuriyetçi Parti içinde sonuçları olacak. Başkan Yardımcısı JD Vance’in kayıplarda İran savaşını öne çıkarması, sorumluluğun nasıl paylaşılacağına ilişkin tartışmayı görünür hale getirdi. Bunu hemen kesin bir kopuş diye okumam. Ama 2028’i düşünen siyasetçiler için Trump’a yakın durmanın getirisiyle maliyeti yeniden hesaplanıyor. Bir lider seçim kazandırdığı sürece kabullenilen tercihler, seçim kaybettirmeye başladığında daha yüksek sesle sorgulanabilir.
Trump’ın önünde de farklı yollar var. Bazı konularda uzlaşma arayabilir, kadrosunu değiştirebilir, ekonomik maliyeti artan politikalardan geri adım atabilir. Ya da yürütme yetkilerini daha fazla kullanarak çatışmayı büyütebilir. İlk açıklamaları, kapsamlı bir yön değişikliğini peşinen beklemek için yeterli değil. Bu nedenle seçimi kaybettiği için artık daha öngörülebilir davranacağını varsaymak, piyasa değerlendirmesinin en zayıf başlangıcı olur.
Burada takvim önemli. Yeni Kongre 3 Ocak 2027’de göreve başlayacak. O tarihe kadar mevcut Kongre yetkilerini koruyor. Sonrasında Demokratlar yasama gündeminde, bütçe pazarlıklarında ve yönetimi denetlemekte çok daha etkili olacak. Senato çoğunluğu, başkanın yargıç ve üst düzey görevli adaylarını engelleme imkânı da sağlıyor. Bunun etkisi, günlük siyasi tartışmaların ötesine, yıllarca görev yapacak isimlerin belirlenmesine uzanıyor.
Ancak Trump başkanlık görevini ve veto yetkisini sürdürüyor. Kongre’de çoğunluğu kazanmakla başkanın vetosunu aşabilecek desteği toplamak aynı şey değil. Bu yüzden mevcut tarifelerin hemen kalkacağını, savaşın kendiliğinden biteceğini veya bütün ekonomik programın tersine döneceğini söyleyemeyiz. Demokratların kendi içinde de ticaret ve harcama politikaları konusunda farklı görüşler var. Yeni dönem, yoğun pazarlıklarla ve muhtemelen önemli tıkanmalarla ilerleyecek.
Örneğin bütün senatörlerin katıldığı bir oylamada başkanın vetosunu aşmak için 67 oy gerekiyor. Demokratların mevcut çoğunluğu buna yetmiyor; Cumhuriyetçilerden de destek almaları gerekir. Temsilciler Meclisinde de üçte iki çoğunluk şartı var. Yani siyasi baskı güçlendi, fakat bir politikanın değiştirilmesi için hâlâ birden fazla kapıdan geçilmesi gerekiyor. Piyasalar açısından belirleyici ayrım da bu.
Bu sınırlar Demokratlar için de bir sınav. Soruşturmalarla hesap sorabilirler; fakat seçmenin geçim beklentisini karşılayacak bir program da ortaya koymaları gerekiyor. İnsanların kira, sağlık ve gelir sorunlarına ne önerdikleri belirleyici olacak. Trump’a duyulan tepki sayesinde kurulan geniş birlikteliğin kalıcı olup olmayacağını burada göreceğiz. 2026’daki başarı, 2028 seçiminin sonucunu bugünden belirlemiyor.
Sağlık bunun iyi bir örneği. Bir ailenin kaygısı yalnızca bugünkü muayene ücreti olmayabilir; işini kaybettiğinde sigortasının ne olacağı da hayatını belirler. Bu belirsizliği azaltan bir politika, ailenin bütçesine olduğu kadar geleceğe güvenine de katkı sağlar. Dolayısıyla sağlık güvencesi ve sigorta destekleri etrafındaki mücadele, insanların hayatlarını nasıl planlayabilecekleriyle ilgili. Seçmenin ihtiyaç duyduğu güvenin önemli bir parçası burada.
Piyasalara da tam bu noktadan geçebiliriz. Yatırımcı açısından asıl mesele, değişen güç dengesinin şirketlerin gelirlerini, maliyetlerini ve finansman koşullarını nasıl etkileyeceği. Ayrıca seçim sonucunun ne kadarının önceden beklendiği önemli. Beklenen bir zaferle beklenmeyen büyüklükteki bir zafer aynı fiyat hareketini yaratmayabilir. İlk günkü alım veya satış dalgasını iki yıllık kesin bir yön tahminine çevirmemek gerekiyor.
Önümüzdeki dönemde ticaret gerilimi hafifler, savaşın ekonomik maliyeti azalırsa enerji ve üretim maliyetleri üzerindeki baskı gevşeyebilir. Bu da enflasyon görünümünü iyileştirerek faizlerin gerilemesine alan açabilir. Ama bu zincirin her halkasında gerçekleşmesi gereken bir gelişme var. Sandık sonucu tek başına bu sonucu üretmez. Bütçe anlaşmazlıkları ve yeni dış politika gerilimleri ise belirsizliği artırarak ters yönde çalışabilir.
Amerikan Merkez Bankası Fed de seçimde hangi partinin kazandığına bakarak otomatik faiz indirmez. Enflasyonun seyri ve istihdamdaki gelişmeler belirleyici olacak. Üstelik Fed’in belirlediği kısa vadeli faizle piyasanın belirlediği uzun vadeli tahvil faizi birbirinden ayrılabilir. Devletin yüksek borçlanma ihtiyacı ve yatırımcıların talep ettiği ek getiri, uzun vadeli faizleri yukarıda tutabilir. Bu ayrım, hem hisse senetleri hem altın için önemli.
Altında da birden fazla etki aynı anda çalışır. Enflasyondan arındırılmış faizler gerilerse faiz getirisi olmayan altını elde tutmanın maliyeti azalır; bu altını destekleyebilir. Doların zayıflaması da destek sağlayabilir. Buna karşılık savaş tehlikesinin azalması, güvenli liman talebini sınırlayabilir. Dolayısıyla barış ihtimalinin güçlenmesiyle altının mutlaka aynı yönde hareket edeceğini söyleyemeyiz. Hangi etkinin ağır bastığını izlemek gerekir.
Hisse senetlerinde de sektörler arasında ayrım yapmalıyız. İthal girdiye bağımlı bir üretici, tarifelerin gevşemesinden yararlanabilir. Enerji ucuzlarsa taşımacılık şirketlerinin maliyetleri rahatlayabilir; enerji üreticilerinin gelir beklentileri ise baskılanabilir. Faizlerin gerilemesi finansmanı kolaylaştırabilir, fakat zayıflayan talep şirket satışlarını zorlayabilir. Borsanın bütünü hakkında tek cümle kurmadan önce, konuştuğumuz şirketin nereden kazandığına ve hangi maliyeti taşıdığına bakmalıyız.
Dolar açısından da faiz farkları ve güven arayışı birlikte önemli. Amerikan faizlerinin diğer ülkelere göre gerilemesi doları zayıflatabilir. Buna karşılık siyasi gerilim küresel bir riskten kaçışa dönüşürse yatırımcılar yine dolar varlıklara yönelebilir. Bu yüzden Washington’da Trump zayıfladı diye doların da mutlaka zayıflayacağını söylemek mümkün değil. Siyasi güçle bir para biriminin değeri arasında böyle doğrudan bir eşitlik yok.
Türkiye’ye etkilerde ilk bakacağım yer enerji faturası olur. Petrol fiyatlarında kalıcı bir düşüş sağlanırsa enerji ithalatımızın maliyeti azalır. Bu, cari dengeye ve enflasyonla mücadeleye yardımcı olabilir. Fakat pompadaki veya marketteki fiyatlara ne ölçüde yansıyacağı, döviz kuruna, vergilere ve içerideki maliyetlere de bağlı. Küresel rahatlamanın tüketiciye ulaşması için bu geçiş kanallarının da uygun olması gerekir.
İkinci kanal dış finansman. Küresel faizler ve risk iştahı Türkiye lehine gelişirse kamunun ve şirketlerin dışarıdan borçlanması kolaylaşabilir. Yabancı yatırımcının Türkiye’ye ilgisi de artabilir. Bunun kalıcılığı ise bizim enflasyon görünümümüze, ekonomik politikalara duyulan güvene ve risk primimize bağlı. Dışarıdaki olumlu gelişme, içeride doğru politikalarla desteklendiğinde daha güçlü sonuç verir. Türkiye’nin kendi kararlarının önemini bu seçim sonucuna bakarak küçümseyemeyiz.
Burada dolar dünyada zayıflarken dolar/TL’nin yükselebileceğini de unutmayalım. Çünkü kurun iki tarafında iki farklı ekonomi var. Aynı şekilde Türkiye’de gram altını izleyen kişi hem uluslararası ons fiyatını hem dolar/TL’yi takip etmeli. Ons gerilerken kur yükselirse bu hareketlerin etkileri birbirini dengeleyebilir. Borsa İstanbul’da da dışarıdaki iyimserliğin yanında şirket kârları ve içerideki faizler önemini korur.
Dış politikada ise daha güçlü bir Kongre, Türkiye açısından Washington’daki temasların kapsamını genişletmeyi gerektirebilir. Liderler arasındaki kişisel ilişkinin yanında komiteler, senatörler ve farklı siyasi gruplarla ilişkiler önem kazanır. Demokrat çoğunluğu tek başına Türkiye için iyi veya kötü ilan etmek yerine, ticaret, güvenlik ve yaptırımlar gibi başlıklarda alınacak somut kararlara bakmak gerekir.
Bütün bu tablonun merkezinde, insanların hayatını nasıl yaşadığı var. Trump’ın yenilgisi, güçlü bir siyasi kimliğin ekonomik memnuniyetsizliğe karşı sınırsız koruma sağlamadığını gösteriyor. Demokratların önündeki görev de seçmenin kendilerine açtığı alanı günlük hayatta hissedilecek sonuçlara çevirmek. Hesap sorulmasını isteyen insan, aynı zamanda daha rahat geçinmek istiyor. Bu beklenti karşılanmazsa bugün kazananlar da yarın benzer bir itirazla karşılaşabilir.
Önümüzdeki aylarda açıklamaların sertliğinden çok alınan kararları izleyeceğim: Ticarette gerçekten bir gevşeme olacak mı, savaşın maliyeti azalacak mı, bütçe üzerinde uzlaşılabilecek mi? Doların, altının ve hisselerin yönünü anlamamıza bu gelişmeler yardım edecek. Türkiye açısından da dışarıda açılan fırsatı içeride nasıl değerlendirdiğimiz belirleyici olacak. Sizce bu seçimdeki en güçlü mesaj neydi? Yorumlarda tartışalım. Kayıt Dışı İktisat’ta ekonominin gündelik hayatımıza nasıl dokunduğunu konuşmaya devam edeceğiz.