Trump’a Çifte Şok! Demokratlar Kongreyi Aldı | Dolar, Altın ve Borsa Ne Olacak?
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, Demokratların ABD Kongresi'nin iki kanadında kazandığı çoğunluğun Trump yönetiminin bütçe, vergi ve ticaret politikalarını nasıl etkileyebileceğini inceliyor. Seçmenlerin hayat pahalılığına, enerji maliyetlerine ve demokratik denetime ilişkin kaygılarını, borsa, dolar ve tahvil piyasalarındaki ilk tepkilerle birlikte değerlendiriyor. Petrol fiyatları, Fed'in faiz görünümü ve yapay zekâ yatırımlarının finansman risklerini ele alıyor. Türkiye açısından küresel faizlerin, enerji fiyatlarının ve enflasyonun tasarruf sahipleri ile şirketlere olası yansımalarını açıklıyor.
Ele Alınan Konular
- ABD ara seçimleri ve Kongre dengeleri
- Hayat pahalılığı ve seçmen davranışı
- Dolar, tahvil ve borsa tepkileri
- Petrol ve jeopolitik riskler
- Fed faizleri ve enflasyon görünümü
- Yapay zekâ yatırımları ve piyasa değerlemeleri
Merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 4 Kasım Çarşamba. Amerika’da seçmen Trump’a çok güçlü bir mesaj verdi. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu kazandı. Fakat bu sabah ekranlara bakınca ilginç bir tablo görüyoruz: Amerikan borsalarının vadeli işlemleri düşüyor, dolar zayıflıyor, altın toparlanıyor. Peki bu sonuç iyi haber mi, kötü haber mi? Daha önemlisi, İstanbul’da kira ödeyen, Ankara’da maaş bekleyen, birikimini korumaya çalışan insan için ne anlama geliyor? Bugün sandıktan başlayıp cebimize kadar geleceğiz.
Önce seçimin büyüklüğünü anlayalım. Yalnızca zaten çekişmeli birkaç yerde el değiştiren sandalyelerden bahsetmiyoruz. Teksas, Kansas, Güney Carolina gibi Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu yerlerde Demokratlar kazandı. Teksas’ta senatörlüğün yanında valilik de el değiştirdi. Sabah itibarıyla bazı yarışların sayımı sürüyor; kesin sandalye toplamları değişebilir. Ama iki kanadın kontrolüne ilişkin tablo ortaya çıktı. Yeni çoğunluk ocakta göreve başlayacak. Trump bugün başkanlıktan ayrılmıyor, fakat önündeki iki yılın siyasi şartları ciddi biçimde değişiyor.
Neden böyle oldu? Seçim günü araştırmasında seçmenin yüzde 39’u ekonomiyi, yüzde 32’si demokrasinin durumunu en önemli mesele olarak gösteriyor. Yaklaşık dört kişiden üçü ekonomiyi kötü buluyor. Enflasyonun ailesini zorladığını söyleyenlerin oranı yüzde 79. Bunlar henüz güncellenebilecek anket sonuçları ama verdikleri mesaj açık. İnsanlar borsa endeksine bakıp mutfağındaki sıkıntıyı unutmuyor. Ülke zenginleşiyor anlatısı, evin faturası ödenemiyorsa seçmeni ikna etmiyor.
İran’a askerî müdahalenin yanlış olduğunu düşünenler de çoğunlukta. Dolayısıyla burada ekonomiyle savaşı birbirinden ayıramıyoruz. Savaşın pompaya, elektrik faturasına ve markete ulaşan bir maliyeti var. Kadınlarda ve genç seçmenlerde Demokratlara güçlü yöneliş görülürken, yolsuzluk ve demokrasinin işleyişi de önemli. Ben bu sonucu yalnızca fiyatlar arttı, iktidar kaybetti diye okumam. İnsanlar hem geçinmek hem sözlerinin dinlendiğini görmek istiyor. Ekonomik sıkıntıyla hesap soramama hissi birleşince tepki büyüyebiliyor.
Ama sandıktaki değişimi hemen ekonomik mucizeye çevirmeyelim. Demokratlar Kongre’yi kazandı diye gümrük vergileri yarın kalkmayacak. Trump’ın veto yetkisi duruyor. Bütçe, vergi ve borçlanma tartışmalarında daha fazla pazarlık, denetim ve çekişme görebiliriz. Bunun bir yüzü, yeni harcamaların ve vergi indirimlerinin sınırlanması. Diğer yüzü, kararların kilitlenmesi. Özellikle devletin borçlanma sınırı olan borç tavanı yeniden bir pazarlık konusu olabilir. Çoğunluk kazanmak, başkanın vetosunu aşabilecek çoğunluğa ulaşmakla aynı şey değil. Üstelik ticaret ve dış politikada başkanın etkisi devam ediyor. Seçimi kaybetmiş olması, artık piyasaları etkileyemeyeceği anlamına gelmiyor.
İlk piyasa tepkisi de bu karmaşık tabloyu yansıtıyor. Sabahın erken bölümünde S&P 500 vadeli işlemlerinde yüzde birin, teknoloji ağırlıklı Nasdaq vadelilerinde yüzde ikinin üzerinde düşüş gördük. Bunlar henüz günün kapanışı değil. Yatırımcılar Amerikan devlet tahvillerine yönelirken on yıllık faiz yaklaşık yüzde 4,90’a indi. Dolar da diğer büyük para birimleri karşısında geriledi. Bir tarafta güvenli varlık arayışı, diğer tarafta daha sınırlı bütçe genişlemesi beklentisi var.
Şunu da ayıralım: Bir seçim sonucunun demokratik denetimi güçlendirmesiyle borsayı hemen yükseltmesi aynı şey değil. Şirketin daha az vergi veya daha gevşek denetim istemesi, bunun toplumun tamamı için en iyi seçenek olduğu anlamına gelmez. Vatandaşın sandıktaki hesabıyla yatırımcının ekrandaki hesabı her zaman örtüşmez.
Peki neden özellikle teknoloji satılıyor? Çünkü seçim zaten hassas bir döneme denk geldi. Yapay zekâya ayrılan devasa yatırım bütçelerinin ne zaman yeterli gelir yaratacağı sorgulanıyordu. Şimdi buna daha sıkı denetim ihtimali eklendi. Veri merkezleri elektrik, su ve arazi kullanıyor. Bu yatırımların bulunduğu yerde yaşayan insan, kendi faturasına ve çevresine etkisini soruyor. Teksas ve Georgia’daki valilik sonuçlarının izlenmesi de bu yüzden. Eyalet düzeyindeki izinlerle Washington’daki yasama süreci aynı şey değil.
Yine de Demokratlar geldi, yapay zekâ yasaklanacak gibi bir sonuç çıkarmayalım. Daha fazla denetim ihtimali, otomatik yasak demek değil. Ayrıca teknoloji hisselerindeki bütün sorunu seçime bağlamak da kolaycılık. İşletmenin faaliyetlerinden gelen para, yatırım harcamasını karşılamıyorsa aradaki farkı rezervinden veya borçlanarak kapatır. Buna bir de yüksek değerleme eklenince yatırımcı daha hassas olur. AMD’nin güçlü görünümü bile bütün sektörün kaygısını gidermiyor. Aynı sektörün şirketleri aynı mali yapıya sahip değil.
Burada benim dikkat ettiğim başka bir ihtimal var: İlk tepki gereğinden sert olabilir. Tahvil faizlerinin düşmesi zamanla şirketlerin değerlemelerine destek sağlayabilir. Yani bu sabahki satış, önümüzdeki altı ayın otomatik özeti değil. Seçim bahsine bağlanan yaklaşık bir buçuk milyar dolar da bize geleceğin kesin bilindiğini göstermiyor. İnsanlar beklentilerini alıp satıyor; o fiyatın içinde bilgi kadar heyecan da var. Geçmiş ara seçimlerin ardından borsanın yükselmiş olması da bu defa aynı yolun izleneceğine garanti oluşturmaz.
Faiz tarafında ise seçimin yanında gerçek ekonomik veriler duruyor. Amerika’da açık iş sayısı beklentileri aşarak yaklaşık 7,52 milyona yükseldi. İşe alımlar arttı, işten çıkarmalar azaldı. Önceki ayki zayıf net istihdam artışına bakıp işgücü piyasası çöktü demek bu yüzden doğru değildi. Cuma günü yeni istihdam verisini göreceğiz. Enflasyon baskısı sürerken işgücü talebi dirençliyse Fed’in yeniden faiz artırma ihtimali masada kalır. Seçim sonucu, merkez bankasının önündeki enflasyon hesabını ortadan kaldırmıyor.
Bu yalnızca Amerika’nın meselesi de değil. Büyük teknoloji şirketleri daha fazla borçlanmaya çıktığında dünya tasarrufundan daha fazla pay istiyor. Yatırımcı Türkiye’nin sunduğu getiriyi başka ülkelerin ve şirketlerin getirisiyle karşılaştırıyor. İçeride faizi tek başına belirleyip dışarıdaki seçenekleri yok sayamayız. Üstelik yüksek getiri her zaman fırsat değil, daha yüksek riskin karşılığı da olabilir.
Bu hesabın en hassas tarafı petrol. Brent bu sabah yaklaşık 103 dolar. Geçen haftaki seviyelere göre belirgin rahatlama var. Katar’ın arabuluculuğu ve savaşların sona erebileceği beklentisi fiyatları aşağı çekiyor. Ama İran’la Amerika arasında anlaşma sağlandı diyemiyoruz. Hatta sınırlı askerî saldırılar da sürüyor. Trump’ın İsrail’e yardımı keseceğini söylemesi önemli; açıklamayla uygulamayı ayıracağız. Bir haber başlığıyla bölgede kalıcı barış kurulmuş olmuyor.
Seçimden sonra Trump’ın İran’a yönelik tutumu sertleşebilir mi? Bu bir risk, kesinleşmiş karar değil. Böyle bir tırmanma petrolü yeniden yukarı itebilir. Tersine, diplomasi sonuç verirse enerji ithal eden Türkiye için ciddi alan açılır. Fakat ham petrol ucuzladığında mazot aynı oranda ve aynı gün ucuzlamak zorunda değil. Rafinerideki ürün dengesi, kur ve vergiler de etkili. Nitekim ham petrol tarafındaki rahatlamaya rağmen dizel stoklarının sıkılığı konuşuluyor. Amerika’da ilk açıklanan haftalık stok verilerinin beklenmedik düşüş göstermesi de fiyatları destekleyen karşı yöndeki unsur. Diplomasi, fiilî üretim ve stoklar her zaman aynı yöne işaret etmiyor. O yüzden petrol düştü, bütün zamlar geri alınacak beklentisine kapılmayalım.
Altının sabah yaklaşık 3.945 dolara toparlanmasında da zayıflayan dolar ve gerileyen tahvil faizleri etkili. Fakat altın yükselirken gümüş aynı ölçüde eşlik etmiyor; 49 dolar civarında baskı altında. İkisini tek varlık gibi düşünmeyelim. Merkez bankalarının altın alımları destek verirken mücevherat ve külçe talebindeki zayıflık ters yönde çalışabiliyor. Dört bin doların aşılması izleniyor ama tek bir seviye her şeyi çözmez. Kriptoda da seçim kadar faiz, likidite ve Binance olayının hatırlattığı saklama güvenliği önemli.
Dünyanın geri kalanında da tek bir hikâye yok. Çin’de hizmetler göstergesi 50,8’e geriledi. Hâlâ büyümeye işaret ediyor, ama hız kesilmiş. İşletmelerin maliyetleri artarken rekabet nedeniyle satış fiyatlarını düşürdüğünü görüyoruz. Amerika’da dirençli talep, Çin’de fiyat baskısı, Türkiye’de zayıflayan iç pazar… Aynı anda farklı sorunlar yaşanabiliyor. Bu da dünyada dolar gerilediğinde herkesin aynı ölçüde rahatlayacağı düşüncesini boşa çıkarıyor.
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Kapakta dolar düştü diyoruz ama dolar/TL bu sabah yaklaşık 50,02. Burada çelişki yok. Doların euroya karşı değer kaybetmesi, liraya karşı da mutlaka düşeceği anlamına gelmez. Türkiye’nin enflasyonu, dış finansmanı ve kendi güven sorunu ayrı bir hesap. Gram altında da hem dünyadaki ons fiyatı hem dolar/TL etkili. Bu ayrımı yapmadığınızda dünyadaki doğru haberi Türkiye’de yanlış yatırım sonucuna bağlayabilirsiniz.
Dün açıklanan ekim enflasyonu aylık yüzde 2,58, yuvarlarsak yüzde 2,6. Yıllık oran yüzde 29,8’e çıktı. Beklenti yüzde 2,4’tü. Ama asıl hikâye ortalamanın altında. Gıda bir ayda yüzde 3,5, enerji yüzde 4,9 artmış. Enerjide yıllık artış yüzde 51’i aşıyor. Giyimdeki yüzde 12,8’lik aylık yükselişte mevsim geçişi etkili. Buna karşılık dayanıklı mallarda ve bazı hizmetlerde artış daha sınırlı. Aynı ekonominin içinde çok farklı fiyat hareketleri var.
Burada iki yorum duyacaksınız. Biri enflasyon düşmüyor, program çalışmıyor diyecek. Diğeri talep zayıflıyor, çekirdek göstergelerde ilerleme var diyecek. İkincisini tümüyle yok sayamayız: Gıda ve enerji gibi kalemleri dışlayan çekirdek enflasyonun yıllık oranı yüzde 28,3’e geriledi. Ana eğilimin aylık yüzde 1,8 civarında kaldığı hesaplanıyor; bunun henüz tahmin olduğunu ayıralım. Ama ailenin bütçesinden gıdayı ve enerjiyi çıkaramıyoruz. Para politikasında anlamlı olan ayrım, evdeki geçim sıkıntısını ortadan kaldırmıyor.
Bence esas soru şu: İnsanlar daha az harcadıkları hâlde neden temel ihtiyaçları hâlâ bu kadar pahalanıyor? Talebi kısmak otomobil veya restoran fiyatlarındaki baskıyı azaltabilir. Ama enerji arzını, tarımsal verimliliği, depolamayı ve taşımacılığı tek başına düzeltemez. Enflasyonla mücadeleyi yalnızca faizle ve çalışanların tüketimini bastırarak yürütürseniz ağır bir toplumsal maliyet doğar. Yıl sonunun yüzde 29,5 mi, yüzde 30’un biraz üstü mü olacağı önemli; ama vatandaşın hayatında ikisi de hâlâ çok yüksek enflasyon demek. Önümüzdeki yılın sonu için yüzde 25 öngören tahminlerde bile hızlı bir rahatlama yok. Üstelik bunlar hedefe ulaşılacağının garantisi değil; enerji ve politika varsayımlarına bağlı hesaplar.
Üstelik gelecek yıla taşınan bir yük var. Vergi, harç ve bazı cezalardaki artışlara referans olan yeniden değerleme oranı yüzde 27,8. Her kaleme aynen uygulanacağını şimdiden söylemeyelim. Fakat geçmiş fiyat artışları yeni yılın kamu tahsilatlarına aktarılırken, ücretlinin kaybının nasıl telafi edileceğini sormak gerekiyor. Vergi dilimleri de burada önemli. Maaşınızın yalnız nominal olarak artması sizi daha yüksek vergi yüküne taşıyorsa, kâğıt üzerindeki zamla elinize geçen zam birbirinden uzaklaşıyor.
Tasarruf sahibi açısından da hesap değişti. Aylık net getiriniz yüzde 2,5 civarındaysa, ekimdeki yüzde 2,58 enflasyon karşısında ancak başa başa yakınsınız. Kendi harcama sepetiniz daha hızlı pahalanıyorsa durum daha zor. Bu, geçmiş ayın hesabı; gelecek ayın garantisi değil. Brüt faizle net getiriyi, aylık oranla yıllık oranı karıştırmayalım. Sırf getirinin rakamı yüksek görünüyor diye alım gücümüzün mutlaka arttığını varsayamayız.
Merkez Bankası’nın aralık kararı da bu yüzden zor. Zayıf talep ve çekirdek göstergeler faiz indirimini destekleyebilir. Enerji ucuzlarsa bu alan genişleyebilir. Nitekim bir puanlık indirim beklentisi sürüyor. Ancak rezerv kaybı ve dış finansman maliyeti aynı anda düşünülmeli. Dünyada faiz artışı ihtimali sürerken içeride indirimin hızı, lira cinsinden varlıkların cazibesini etkiler. Yalnızca enflasyonun bir alt kalemine bakarak karar vermek yeterli değil.
Rezervlerdeki rakamları da doğru tarihle okuyalım. 30 Ekim haftası için yapılan hesaplamalarda swap hariç net rezerv yaklaşık 24 milyar dolara, haftalık döviz satışı tahmini ise yaklaşık 5,9 milyar dolara işaret ediyor. Bunlar hesaplama ve tahmin; bugün açıklanmış kesin rakamlar gibi sunmuyorum. Ayrıca rezervdeki her azalış doğrudan döviz satışı değildir. Altının değerindeki değişim ve diğer bilanço hareketleri de önemli. Bununla birlikte kaybın tamamını altın ucuzladı diye açıklamak da mümkün görünmüyor.
Bir önceki haftanın sermaye hareketlerinde ise yabancıların özellikle swap kanalından çıkışı belirgin. Burada dövizle kaynak bulup liranın faizinden yararlanan işlemlerden söz ediyoruz. Getiri farkı daralınca veya ülkeye ilişkin kaygı artınca para çıkabiliyor. Fakat rezerv kaybını bütün vatandaşlar bankaya koşup döviz alıyor diye anlatmak da yanlış. Bireylerle şirketlerin hareketleri farklı. Risk var, yakından izlenmeli; ama buradan kesin bir tarihte devalüasyon olacak sonucuna sıçrayamayız.
İçerideki yavaşlama artık satışlarda da görülüyor. Otomobil ve hafif ticari araç pazarı ekimde geçen yıla göre yüzde 30,8 küçüldü. İmalat göstergesi 47,3 ile daralma bölgesinde. Bunları yalnızca fonda parası kalanların harcayamamasıyla açıklayamayız; pahalı kredi ve zayıflayan talep de etkili. Ama fon krizinin ek yük getirebileceğini görmezden gelemeyiz. İşletmenin kasası sıkışınca araç yenilemesi ertelenir, tedarikçi ödemesi gecikir. Böylece finansal sorun üretime ve istihdama taşınır.
Dış dengede ise görece olumlu haber var. Ekim dış ticaret açığı 6,7 milyar dolara geriledi; ihracat ithalattan daha hızlı arttı. Turizm gelirleri ve daha düşük altın ithalatı da destek oluyor. Yılın cari açığı için 40 milyar dolar civarına inen tahminler var. Ama iyileşmenin bir kısmı iç talebin zayıflamasıyla geliyorsa, bunu tek başına refah artışı sayamayız. Toplam ithalat yıllık olarak hâlâ artıyor; zayıflama özellikle enerji dışındaki bazı kalemlerde. Böyle bir yavaşlama, işletmelerin ve ailelerin daha az harcayabilmesinden de kaynaklanabilir.
Fon krizinde de tam olarak bu insanların hayatını konuşuyoruz. Bir fon, yatırımcıların parasının belli kurallarla ortak bir portföyde değerlendirilmesidir. Bazılarında işlemler durdurulup tasfiye sürecine girilince insanların paraya erişimi kesildi. Bir milyon liraya kadar ara ödeme açıklanmasının ardından birçok yatırımcının 250 bin lira görmesi güven sorununu büyüttü. Ödemelerin devam edeceği söyleniyor, fakat insanların asıl ihtiyacı genel güvence cümleleri değil. Kimin, neyi, hangi takvimle alacağını bilmek istiyorlar.
Bu konuda çok farklı yorumlar var. Bir görüş, varlıkların zararına satılmasını önlemek için ödemenin kademeli yürütüldüğünü düşünüyor. Diğer görüş, portföylerdeki değer kayıpları ve ödenmeyen şirket borçları nedeniyle açığın daha büyük olabileceğini söylüyor. Hangisi hangi fon için geçerli? Güncel portföyleri ve yükümlülükleri görmeden kesin konuşamayız. Ara ödemenin düşük olması tek başına kalan paranın yok olduğunu kanıtlamaz. Ama herkes parasını eksiksiz alacak demek için de elimizde yeterli açıklık yok. Düşük riskli diye sunulan ürüne güvenen insanın bütün bu ilişkileri önceden çözmesini bekleyemeyiz. Profesyonel yönetimin ve kamu denetiminin sorumluluğunu küçük yatırımcının üzerine bırakmak kabul edilemez.
Önce tasfiye başlangıcında ne vardı, bugün ne kaldı, ne kadar nakit oluşturuldu, ne kadarı dağıtıldı; bunları öğrenmeliyiz. Ekranda görülen değer, net yatırılan para ve gerçek tahsilat aynı şey değil. Ben düzenli açıklama yapan, sorulara cevap veren yetkili bir teknik sorumlu görmek isterim. Söylentilerin birbirini büyüttüğü ortamı böyle daraltabilirsiniz. Kamu desteği kullanılacaksa bunun maliyetini de gizlemeyelim. Kredi, garanti veya başka bir yöntemle verilen desteğin sonunda yükün kimde kaldığını sormak gerekir.
Üstelik bu sadece parayı geri ödeme meselesi değil. Denetim nerede aksadı, kurallar neden işlemedi, tekrarını ne önleyecek? Birkaç ismin değişmesi bu soruları kendiliğinden çözmez. İhale düzeni, siyasi finansmanın şeffaflığı ve düzenleyici kurumların bağımsızlığı da ekonominin içindedir. Çalışanın maaşını beklemesiyle yatırımcının parasını beklemesi aynı nakit zincirinde buluşuyor. Bu zinciri onarmadan insanlara borsaya güvenin, üretime yatırım yapın demek kolay; karşılık bulması zor.
Borsa İstanbul dün yaklaşık 11.024 puanda kapandı. Petrolün ucuzlaması bazı şirketleri desteklerken bankalar enflasyon verisinin baskısını hissetti. Ortaklık payı satışlarıyla veya borç yapılandırmasıyla nefes alan şirketler de var. Bunlar bilançoyu rahatlatabilir, fakat kalıcı üretim ve nakit yaratmanın yerine geçmez. Bir işletmenin değerini yalnız arsasına, satış ihtimaline veya siyasi yakınlığına bağlayan anlayıştan çıkmamız gerekiyor. Uzun vadeli yatırımcı için asıl güvence, sağlıklı faaliyet ve işleyen kurallardır.
Bugünün ortak dersi bence şu: Amerika’da seçmen faturaya bakıp iktidara hesap sordu. Türkiye’de vatandaş aynı faturayı öderken bir de parasına erişip erişemeyeceğini düşünüyor. Küresel faizler ve petrol elbette önemli, ama bütün sorunları dışarıya bağlayamayız. Önümüzdeki günlerde Trump’ın tepkisini, enerji fiyatlarını, istihdam verisini ve içeride ödemelerin gerçekten ilerleyip ilerlemediğini izleyeceğiz. Sizce bu seçim Türkiye’ye en çok hangi kanaldan yansır: petrol, kur, yoksa dış finansman? Sorularınızı yazın, birlikte konuşalım.