Suyunuz Çalınıyor, Sonra Size Geri Satılıyor! Su Endüstrisinin Büyük Oyunu
Bu Bölüm Hakkında
Su, insanlık tarihinin büyük bölümünde kamusal bir hak olarak görülmüş; ancak 1980'lerden itibaren Dünya Bankası ve IMF'nin yapısal uyum programlarıyla birlikte pek çok ülkede özelleştirilmiş ve bu süreç Bolivya'dan İngiltere'ye uzanan dramatik başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Özelleştirme dalgası su altyapısına yatırım yapılmasını engellemiş, şebeke suyuna duyulan güvensizliği körüklemiş ve böylece Nestlé, Coca-Cola gibi şirketlerin öncülük ettiği devasa ambalajlı su ile ev tipi arıtma cihazı pazarlarının önünü açmıştır. Türkiye, yılda 12,5 milyar litre ambalajlı su tüketimiyle bu tablonun en çarpıcı örneklerinden biri olurken, sorunun kaynağı bireysel tüketim alışkanlıklarından değil bakımsız altyapıdan ve kamu yatırımlarının ihmalinden kaynaklanmaktadır. Paris, Berlin ve Buenos Aires gibi pek çok şehir özelleştirmenin başarısızlığını kabul ederek su hizmetlerini yeniden kamulaştırırken, plastik su şişelerinin yarattığı çevresel yıkım da bu endüstrinin gizli maliyetini gözler önüne sermektedir. Yayında suyun metalaştırılmasının bir kısır döngü yarattığı ve çözümün bireysel değil yapısal düzeyde aranması gerektiği vurgulanmaktadır.
Ele Alınan Konular
- Suyun tarihsel olarak kamusal haktan metaya dönüşüm süreci
- Su hizmetlerinin özelleştirilmesi ve küresel başarısızlık örnekleri
- Ambalajlı su ve arıtma cihazı endüstrisinin yükselişi
- Türkiye'nin su krizi ve damacana ekonomisi
- Yeniden kamulaştırma örnekleri ve su hakkı mücadeleleri
- Plastik şişe kirliliği ve çevresel maliyetler
Kayıt dışı iktisat kanalından herkese merhabalar. Ben Ceyhun Ergin. E biliyorsunuz bu kanalda hafta sonları, Salı, Perşembe günleri, tematik, belli konular üzerine olan yayınlarla pazartesi, çarşamba, cuma canlı yayınlarla karşınıza çıkıyorum. Pazartesi, Çarşamba, Cuma canlı yayınları daha ziyade günlük ekonomik gelişmeleri yorumlamak üzerine oluyor. Şimdi tematik yayınla karşınızdayım. Eee, bugünkü yayınımız suyla ilgili. Şimdi biliyorsunuz insanlık tarihinde savaşlar toprak için çıktı, petrol için çıktı, altın için çıktı yer ki 21. yüzyılın savaşları bazen petrol için çıkmaya da başladı. Şu anda içinde bulunduğumuz savaş belki de birazcık öyle ama esasen bir de su için savaşlar çıkacak. Bu bir kehanet değil. Önümüzdeki yıllarda özellikle Birleşmiş Milletler Dünya Bankası ve NATO’nun resmi raporlarında yazıyor. Dünya nüfusunun 1örte biri yaklaşık bu da 2 milyar insan demek güvenli içme suyuna erişemiyor. 2025 itibariyle 40 ülkede ciddi su stresi var. Her yıl 1,5 milyondan fazla çocuk temiz suya erişememekten kaynaklanan hastalıklardan ölüyor. Her 20 saniyede bir çocuk demek bu. Şimdi su krizi iklim değişikliği ile beraber hızlanıyor. Kuraklıklar, buzul erimeleri, geri alttı su seviyelerinin düşmesi. Şimdi diğer tarafa bakalım. Küresel ambalajlı su pazarı eee 350 milyar doları aştı ve her yıl büyüyor değil mi o pet şişe sular? Su arıtma cihazları pazarı 40 milyar dolar. Su altyapısı ve özelleştirme pazarı yüzlerce milyar dolar. Veol veolia ve Suez. Bunlar iki Fransız şirketi. Dünya genelinde yüz milyonlarca insanın su hizmetini yönetiyorlar. İşte Nesle, Danone, Coca-Cola, Pepsico. Bunlar dünyanın en büyük ambalajlı su şirketleri. Nesle yıllarca yaklaşık 200 dolar karşılığında milyonlarca litre yeraltı suyunu çıkarıp şişeleyip yüzlerce kat karla sattı. Şimdi tanıdık geliyor mu bunlar? Bir tarafta su krizi büyüyor. Diğer tarafta su endüstrisi büyüyor. Kamusal su altyapısı ihmal ediliyor. Sonra size ambalajlı su satılıyor. Su arıtma tesisleri yetersiz kalıyor. Sonra size ev tipi arıtma cihazı satılıyor. Suyunuz çalınıyor. Sonra size geri satılıyor. Yani sorunu üret, çözümü sat. Ki bu konuyu hep konuşuyoruz. Emeklilikte konuştuk. Eee, evde konuştuk. Farklı pek çok konuda konuştuk. Zamanda konuştuk. Şimdi bugün size su endüstrisinin ekonomi politiğini anlatacağım ki bu günde 2 litre su için markayı iyi seçin, arıtma cihazı takın diyen bir sağlık videosu olmayacak tabii ki. Bu insanlığın en temel ihtiyacının nasıl bir metaya dönüştüğü, kamusal su hizmetinin nasıl sistematik olarak zayıflatıldığının ve su krizinin neden doğal bir kıtlık değil de yapısal bir dağılım sorunu olduğunun hikayesi olacak. Tabii öncelikle şunu da söyleyeyim. Sesim için özür dilerim. Biraz soğuk algınlığı geçiriyorum. Bu videoyu çektiğim bayramın son günü 22 Mart Pazar günü. Eee, o yüzden de, eee, hapşırırsam, tıksırırsam, öksürürsem konuşma sırasında şimdiden peşinden özür dileyelim. Şimdi başlayalım. Su tarih boyunca bir kamu malıydı. Roma İmparatorluğu’ndan işte Osmanlı’ya su altyapısı devletin temel sorumluluğuydu. İşte bu Roma’nın aquedaktleri. İstanbul’da, Türkiye’de, pek çok şehirde var. Hani 11 büyük su kemeriyle şehre gün Roma için konuşuyorum. Günde 1 milyar litreden fazla su taşınıyordu. Kamu hizmeti olarak bedava. Osmanlı’da işte vakıf çeşmeleri, sebiller, hamamlar, su kamusal bir hak ve toplumsal bir sorumluluk olarak görülüyordu. Su insan hakları evrensel beyannamesinde de açıkça yer almıyor ama Birleşmiş Milletler 2010’da temiz suya erişimi bir insan hakkı olarak tanıdı. Yani su piyasa malı değil. En azından öyle olmaması gereken bir şey olarak tanımlanıyor. Ne oldu? 1990’larda hatta 80’lerde Dünya Bankası ve IMF gelişmekte olan ülkeleri yapısal uyum programları, structural adjustment program denilen yapısal uyum programları dayattı. Bu programların standart reçetelerinden bir tanesi şu: Su hizmetlerinin eee özelleştirilmesi. Mantık şuydu. Kamusal su idareleri verimsiz, yatırım yetersiz, su kayıpları yüksek. Özel sektör daha verimli yönetir. İşte Bolivya, Arjantin, Filipinler, Güney Afrika, Gana onlarca ülkede su hizmetleri özelleştirildi. Sonuçları felaket oldu. Ama Bolivya’nın işte bu Kokocamba kentinde eee 2000 yılında su hizmeti Behtel şirketine devredildi. Fiyatlar bir anda %300 arttı. Yoksul ailer gelirlerinin 1örte birini suya harcamak zorunda kaldılar. Halk isyan etti. Su savaşı denen büyük bir protesto dalgası ortaya çıktı. İnsanlar öldü. Sonunda hükümet sözleşmeyi iptal etmek zorunda kaldı. Ki Behtel Bolivya’ya 25 milyon dolar tazminat talebiyle dava etti. Yani suyu sattıramadığı için ülkeyi dava etti. Arjantin’de Buenes Aires’in su özelleştirilmesinde benzer sorunlar yaşandı. Fiyat artışları, kalite düşüşü, yatırım eksikliği sonrasında kamulaştırma. Güney Afrika’da özelleştirme sonrası su fiyatları arttı. Ödeyemeyen yoksul mahallelerin suları kesildi. E kolera salgını çıktı. On binlerce insan hastalandı. Ama özelleştirme tabii sadece gelişmekte olan ülkelerin hikayesi değil. İngiltere’de mesela Techer döneminde 1989’da su şirketleri özelleştirildi. 35 yıl sonra bilanço şu oldu. Su şirketleri milyarlarca pound kar ettiler. Hissedarlarına dağıttılar ama altyapıya yeterince yatırım yapılmadı. İngiltere’de su boruları eskidi. Atık su nehirlere ve denize akıyor. Ve 2023’te İngiltere kıyılarının bazılarında yüzme yasağı bile getirildi. İşte bu Terms Water denilen bu değil mi? İngiltere’nin Tms River aslında oradan geliyor adı. Londra’nın su şirketi. İşte Londra’nın başkentinden geçen nehir TS Nehri e su şirketi de TS Water. Londra’nın su şirketi 18 milyar sterlin borç biriktirdi. Ama aynı dönemde hissedarlara milyarlarca Sterlin temeddü dağıtmışlar. Yani karı özelleştirmişler ilk başta. Şu altyapının maliyeti topluma kalmış. Fransa’da işte Veolia ve Su dünya genelinde su özelleştirmesinin şampiyonları ama kendi ülkelerinde bile Paris 2010’da su hizmetini yeniden geriye kamulaştırdı. Neden? Özel şirketin yönetimi döneminde fiyatlar %260 artmıştı. Kamulaştırma sonrasında fiyatlar %8 düştü. Hizmet kalitesi arttı. İlk başta Berlin’de de benzer bir yol izlendi. 2013’te referandumla su hizmeti geri kamulaştırıldı. ki bu trend büyüyor. Dünya genelinde son 20 yılda 200’den fazla şehir daha önce özelleştirilen su hizmetini yeniden geriye kamulaştırdı. Jakarta, Buenos Aires, Lapas, Berlin, Paris, Atlanta hepsi özelleştirmeyi denediler. Başarısızlıkla sonuçlandı ve geri döndüler. Bu aslında suyun piyasa mantığıyla yönetilemeyeceğinin en güçlü kanıtı bence. Çünkü suyun alternatifi yok. Rekabet yok, ikame yok. Su tekel niteliğinde bir mal ve tekelleri piyasaya bıraktığınızda olan şey her zaman aynı. Fiyat artışı, kalite düşüşü, kar yoğunlaşması. Peki ambalajlı su endüstrisi nasıl bu kadar büyüdü? Çok basit. Kamusal su alt yapısına güven düştükçe yani musluktan akan sıy olan güven düştükçe şişelenmiş su pazarı büyüyor. Ama bu güven düşüşü kendiliğinden olmuyor tabii ki. Su şirketlerimiz bunu aktif olarak teşvik ediyorlar. Mesela Nesne’nin eski CEO’su Peter Brabec Letm sanırım adı suyun bir insan hakkı olarak tanımlanmasına karşı çıkmıştı. suya bir piyasa değeri verilmesi gerektiğini savunuyordu ve Nesle 10 yıllarca Amerika, Kanada ve dünyanın birçok yerinde yerel su kaynaklarını kuyu lisanslarıyla ele geçirdi. Michigan’da mesela Flint şehrinde halk kurşunlu su içerken Nesle aynı eyaletten yılda milyonlarca litre su çıkarıp şişeleyip satıyordu. Lisans bedeli neredeyse sıfır satış fiyatı devasa. Topluluklar su kaynağını kaybediyorlar böylece. Nesle kar ediyor. Kamuoyu baskısı sonucunda Nesle su markalarını 2021’de sattı ama alıcı şirket Oneck Capital Partnersı oldu. Yani su kaynakları kamu yönetimine dönmedi. Özel elden başka bir özel ele geçti. Coca-Cola ve Pepsikon’un eee su stresi daha da ilginç. Bu şirketler birçok ülkede şebeke suyunu alıp eee arıtıp filtreleyip markasıyla satıyor. Yani zaten arıtılmış kamusal suyu alıyorsunuz. Bir tur daha filtreden geçiriyorsunuz. Şişeliyorsunuz. 1000 kat fazlasına satıyorsunuz. Hammadde maliyeti neredeyse sıfır. Kar marjı devasa. Ve bunu yapabilmek için aslında kamusal suya güvensizlik yaratmanız lazım. Reklam kampanyaları hep buna hedefleniyor. Saf su, doğal kaynak, işte arıtılmış su. Bunu böyle vurgular oluyor reklamlarda. Bunlar hep tabii şebeke suyunun yetersiz olduğu algısını güçlendiriyor. Türkiye bunun en çarpıcı örneği aslında maalesef. Çünkü Türkiye’de ambalajlı su pazarı hakikaten devasa. 2025 sonu itibariyle 12,5 milyar litreye ulaştığı söyleniyor. Toplam ciro 81 milyar lira civarında. Kişi başı yıllık ambalajlı su tüketimi 147 litre. Neredeyse her evde damacana var. Neden? Çünkü insanlar musluk suyuna güvenmiyorlar yaşadıkları şehirde. İşin çarpıcı tarafı da şu. İskin’in kendi raporlarına göre İstanbul’un musluk suyu Avrupa Birliği ve Dünya standartları, Dünya Sağlık Örgütü özür dilerim standartlarını karşılıyor. Birçok büyük şehirde şebeke suyu aslında teknik olarak içilebilir kalitede ama sorun şu. Su arıtma tesisinden çıktığında temiz oluyor ama binanıza ulaşana kadar işte eski borulardan bazen binanızdan, bazen sokaktaki altyapıdan kaynaklı bakımsız su depolarından geçiyor ve kirlenebiliyor. Yani suyun aslında kendisinde değil soru altyapıda kamusal altyapıya yeterince yatırım yapılmıyor. Bina içi tesisat denetlenmiyor ve sonra size damacana satılıyor. Uzmanların söylediği çok çarpıcı aslında. Şebeke suyundan 500 kat daha fazla para ödediğimiz o ambalajlı su çoğu zamanlar şebeke suyundan daha temiz bile değil. Hani 1,5 liralık ekmeği 750 liraya almak gibi bir şey aslında ama farkında olmadan bunu her gün yapıyoruz. Şimdi plastik şişe meselesi ayrı bir felaket. Her yıl dünya genelinde 500 milyar plastik su şişesi üretiliyor. Bunların %90’ı geri dönüştürülmüyor. Okyanuslardaki plastik kirliliğinin önemli bir kısmı su şişelerinden geliyor. Mikroplastikler içme suyuna, gıdaya, insan kanına kadar girdiler. Balıklara kadar giriyorlar. Ve bunu tetikleyen büyük faktörlerden bir tanesi de ambalajlı su endüstrisi. İspanya’da mesela bir araştırma yapılmış. Herkesin şişelenmiş suya geçmesi durumunda çevresel maliyetin musluk suyu senaryosuna kıyasla 3500 kat daha yüksek olacağı gösterilmiş. Yani aslında su şirketleri size temiz su satarken aynı zamanda suyu kirleten plastik üretiyorlar. Bugün satılan şişe suyunun içinde bile mikroplastik tespit ediliyor. Yani plastik şişeye koyduğunuz su plastikle kirleniyor. Temizlik vadi kirlilik üretiyor. Sorunu üret, çözümü sat. Bunun en böyle doğrudan versiyonu. Bir de su arıtması cihazı su arıtma cihazı pazarı var. Türkiye’de ev tipi su arıtma cihazı pazarı hızla büyüyor. Tezgah altı sistemler, ters ozmoz cihazları, alkali su üreteçleri fiyatlar birkaç bin liradan on binlerce liraya belki işte daha 20 30 40.000 liraya neyse kalitesine göre veya özelliklerine göre çıkıyordur. Filtre değişim maliyetleri var bunların. Bir kere alınca bitmiyor. Eee belirli aralıklarla filtrelerini eee değiştirmeniz lazım. İşte bunlar da yıllık belki bilmem kaç bin lira. Ve bu pazarda tabii düzenleme eksikliği çok ciddi. Bilimsel kanıtı olmayan alkali su mucizesi iddiaları, sertifikası şüpheli cihazlar, agresif böyle kapı kapı satış teknikleri yani kamusal su altyapısı düzgün çalışsa bu cihazlara hiçbirine ihtiyacımız olmayacak. Ama ihtiyaç var. Çünkü altyapı ihmal edilmiş vaziyette. Sınıfsal boyut da burada çok net. E açıkçası zenginler tabii daha durumu iyi olanlarla ev tipi arıtma sistemi kuruyorlar. Markette pahalı cam şişe su alıyorlar. Orta sınıf daha damacana plastik alıyor. Aylık 400 500 lira su masrafı. Hatta haftalık yoksullar ise ya musluk suyu içmek zorunda kalitesine güvenemeden ya da gerilerinin orantısız bölümünü suyu harcıyorlar. Yani bu su eriş erişimindeki eşitsizlik gelir eşitsizliğinin bir aynası gibi adeta. Şimdi küresel su krizinin aslında arkasında doğal kıtlık değil yapısal tercihler var. Dünya genelinde tatlı suyun %70’i tarımda kullanılıyor ve bu tarımsal su kullanımının büyük bölümü verimsiz sulama yöntemleriyle israf ediliyor. 1 kilogram et üretmek için eee 15.000 L su gerekiyor. Bir kot pantolon 10.000 L. Bir fincan kahve 140 Lre. Hani suyun gerçek tüketicisi aslında siz değilsiniz doğrudan içerek. Endüstriyel tarım ve imalat sektörü. Ama tabii su tasarrufu kampanyaları hep birey hedef alıyor. Duş sürenizi kısaltın. İşte musluğu kapatın. Diş fırçalarken musluk kapalı kalsın. Tıraş olurken kapalı kalsın. Tamam tabii ki bunlar belki önemli ama bireysel ev içi su kullanımı aslında toplam tüketimin %10’undan az. Yani yapısal soruna bireysel çözüm sunmanın bir başka örneğini görüyoruz burada ve yeterli değil. Kesinlikle çözüm yapısal. Çünkü Türkiye malum su zengini bir ülke değil. Aksine kişi başı kullanılabilir su miktarı düşüyor ve su stresi eşiğine yaklaşıyor ülkemiz. Konya ovasıa yeraltı su seviyeleri dramatik biçimde düştü. Yasa dışı kuyu açma yaygın. Denetim yetersiz. GAP’ta GAP bölgesinde sulama projeleri su kaynaklarını zorluyor. İstanbul’un barajları her yaz değil mi alarm veriyor. Şimdi mesela bu şu anda da %45’ler civarında. Halbuki geçen sene bu zamanlarda %80’ler civarındaydı. Şimdi 45’ten yaz sonunda sonbahar başında 28 80’den özür dilerim. Geçen sene 80ken ilkbahar başında eee sonbahar başında 28’lere düşmüştük. Şimdi 45’ten 0’a mı düşeceğiz endişesi var açıkçası veya en azından çok daha %10’lara mı düşeceğiz endişesi var. Göreceğiz nasıl gideceğini ama sonuçta bir sıkıntı var ve iklim değişikliği bu tabloyu hızla kötüleştiriyor. Türkiye Akdeniz havzasında en çok etkilenecek ülkelerden bir tanesi. Su fakiri olma yolundayız ama su yönetimi politikamız hala bolluk döneminin refleksleriyle işliyor maalesef. Türkiye’de bir de çok tartışılan ama göz ardı edilen bir konu daha var. Su kaynakları üzerindeki şirket baskısı. Madencilik faaliyetleri su kaynaklarını kirletiyor. HES projeleri derelerin doğal akışını bozuyor. Endüstriyel tesisler yeraltı sularını tüketiyor. Muğla’da, Artvin’de, Çanakkale’de yerel topluluklar su kaynaklarını korumak için mücadele ediyorlar. köylüler. Eee, bu mücadeleler çoğu zaman şirket çıkarlarıyla çatışıyor ve yerel halk kaybediyor. Ya işte idare mahkemesinde kaybediyor ya da pratikte işte siyaseten kaybediyor. Kaz Dağları, altın madenciliği tartışması Türkiye’de su hakkı meselesinin belki de en bilinen örneği. Yani insanlar sokağa çıkıp dediler ki orada su yaşamdır, satılık değildir. Ama piyasa mantığı farklı. O diyor ki su fiyatı olan bir kaynaktır ve fiyatı belirleyen piyasadır. Peki çözümde yine birkaç düzey var burada. Aslında her videoda bunu vurgulamaya çalışıyorum. Bir bireysel düzey var. Bilinçli su tüketimi, işte gereksiz ambalajlı su alımından kaçınma, musluk suyu kalitesini araştırma, bina içi tesisat bakımı. Bunlar bireysel olarak faydalı şeyler. Ama tabii her videoda da söylediğim gibi aslında benzer videolarda bireysel çözüm yapısal soruna tam anlamıyla cevap üretme potansiyeli taşımıyor. Düzenleyici düzeyde kamusal su altyapısına yatırım, borular, depolar, arıtma tesisleri. Bu yatırım yapıldığında insanlar musluk suyuna güvenecekler ve ambalajlı su pazarı kendiliğinden küçülecek. İşte bina içi tesisat denetimi. Belediyeler bunu yapsın. Standardizasyon, ambalajın su pazarında şeffaflık, kaynak suyu mu, arıtılmış şebeke suyu mu? Bunun net bir şekilde gösterilmesi gerekiyor. Plastik şişe kullanımını azaltacak düzenlemeler. Depozita sistemi mesela. Çeşme altyapısı, kamusal su noktaları. Bir de yapısal düzey var. Yani suyun bir piyasa malı değil de kamusal bir hak olarak korunması. Paris ve Berlin’in yaptığı gibi kamulaştırma seçeneğinin özelleştirilen ülkelerde masada tutulması. Endüstriyel su kullanımının düzenlenmesi, tarımda verimli su kullanım zorunluluğu, endüstriyel su geri dönüşümü ve en önemlisi belki de su yönetiminin iklim politikalarıyla entegre edilmesi. Çünkü su krizi ve iklim krizi aslında aynı modal madalyonun eee iki farklı yüzü. Toparlayayım. Yani size su hakkında anlatılan hikaye genel olarak şu: Musluk suyu kirli damacajan al. Şebeke güvenilmez arıtma cihazı tak. Su kıt tasarruf et. Şimdi bu hikayelerin bir kısmı doğru ama çerçeveleri çok yanıltıcı. Tıpkı uyku yoksunluğundaki disiplinsizlik veya işte borçluğun değil mi? Uyku yoksunluğunu disiplinsizliğe bağlamak, borçluluğu savurganlığa bağlamak, işte konut krizini yetersiz çalışmaya bağlamak, yetersiz gelire bağlamak. Su krizi de aslında bireysel bir tüketim sorunu olarak çerçeveleniyor ve bu çerçeve tabii yapısal nedenleri görünmez kılıyor. Halbuki gerçek hikaye şu. Kamusal su altyapısı onlarca yıl ihmal edildi. Yatırım yapılmadı. Borular yenilenmedi. Denetif zayıfladı ve bu ihmalin yarattığı güven kaybı devasa bir özel su pazarı yarattı. Ambalajda su, arıtma cihazları, filtreleme sistemleri. Şimdi kamusal olanın çökmesi özel olana kar alanı açıyor ve her adımda birisi kazanıyor. Su şirketleri kazanıyor, şişe üreticileri kazanıyor, arıtma su cihazı satıcıları kazanıyor. Siz ise insanlığın en temel ihtiyacı için su için, bir zamanlar çeşmede bedava akan şey için her ay yüzlerce rapor ödüyorsunuz. Vandana Shiva bu Hintli bir çevre aktivisti ve düşünür. Bunu şöyle özetliyor aslında. Su üzerindeki özel mülkiyet hayat üzerindeki özel mülkiyettir. Su insanlık tarihinin büyük bölümünde ortak bir kaynak, kamusal bir sorumluluk, toplumsal bir haktı. Hani Osmanlı çeşmelerinden Roma su kemerlerine, köy pınarlarından belediye musluklarına su paylaşılan bir zenginlikti. Ve son 30 yılda bu hak metalaştırıldı, özelleştirildi, şişelendi ve size geri satıldı. Ve ironik olan da şu aslında. Şişelenmiş su satın alarak aslında siz kamusal su altyapısını finanse etmekten uzaklaşıyorsunuz. Çünkü paramız şirketlere gidiyor, belediyelere değil. Böylece aslında kamusal altyapı daha da zayıflıyor, güven daha da düşüyor. Ambalajlı su pazarı daha da büyüyor. Mükemmel bir kısır döngü yaratıyoruz aslında. Kar özelleştiriliyor. Susuzluğun maliyeti toplumsallaştırılıyor. Yine benzer bir sonuçla videoyu burada noktalıyorum. Eee, bir sonraki videoda görüşmek dileğiyle. Lütfen yorumlarınızı, görüşlerinizi esirgemeyin. Eee, video altına beğenmeyi, paylaşmayı da unutmayalım ki daha fazla insanda suyun metalaştırılması ile ilgili farkındalık yaratmış olalım. Ve tabii ki de bir daha bir dahaki sefere musluktan su içerken o suyun size ulaşma hikayesini lütfen düşünelim. Çok teşekkürler. İyi günler. M.