İran Neden Zengin Olamadı? Petrol, Darbe ve Devrimin Ekonomik Hikayesi 1
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde İran'ın 20. yüzyıl başından 1979 İslam Devrimi'ne uzanan ekonomik tarihi, neden bu kadar zengin doğal kaynaklara rağmen kalıcı bir refaha ulaşılamadığı sorusu etrafında inceleniyor. Kaçar hanedanlığının yarı sömürgeci yapısından 1908'deki petrol keşfine, Anglo-İran Petrol Şirketi'nin hakimiyetinden Musaddık'ın 1951'deki millileştirme hamlesine ve akabindeki CIA-MI6 darbesine kadar uzanan süreç aktarılıyor. Rıza Şah ve oğlu Muhammed Rıza Şah dönemlerindeki tepeden inmeci modernleşme projesinin, toplumsal katılımdan yoksun yapısı nedeniyle derin eşitsizliklere zemin hazırladığı gösteriliyor. Petrol gelirlerinin devleti toplumdan bağımsız kılan bir rant devleti yarattığı ve 1973 petrol patlamasının sağladığı ani zenginliğin kurumsal altyapı olmadan enflasyon ve hoşnutsuzluğa dönüştüğü vurgulanıyor. Sonuç olarak 1979 devrimi, yalnızca ideolojik değil temelde ekonomik bir birikim krizinin ve kapsayıcı olmayan kalkınma modelinin çöküşünün ürünü olarak değerlendiriliyor.
Ele Alınan Konular
- Kaçar hanedanlığı döneminde yarı sömürgeci ekonomik yapı ve yabancı imtiyazlar
- 1908 petrol keşfi ve Anglo-İran Petrol Şirketi'nin oluşumu
- Musaddık'ın petrol millileştirmesi ve 1953 CIA-MI6 darbesi
- Rıza Şah ve Muhammed Rıza Şah dönemlerinde tepeden modernleşme ve Beyaz Devrim
- Rant devleti teorisi: petrolün devleti topluma karşı güçlendirmesi
- 1973 petrol patlamasının yarattığı eşitsizlikler ve 1979 devriminin ekonomik kökleri
Kayıt Dışı İktisat kanalından herkese merhabalar. Biliyorsunuz kanalımızda ülke ekonomileri başlıklı bir seri var ve bu ülke ekonomileri serisinde farklı ülkelerin ekonomik tarihlerini büyük ölçüde 20. yüzyılın başından başlayarak inceliyoruz. Pek çok ülkeyi yaptık. Eee hani bazen şu anda olmayan, var olmayan ülkeleri de yaptık. Yugoslavya gibi. Sovyetler Birliği’ni henüz yapmadık. Yapacağız. Ne bileyim İngiltere’yi yaptık, Fransa’yı yaptık, Hindistan’ı yaptık, Japonya’yı yaptık, Koreleri yaptık, kuzey güney, Baltık ekonomilerini yaptık. Bulgaristan, Yunanistan yaptık. En son Amerika Birleşik Devletleri’ni 5 bölüm halinde incelemiştik. Şimdi sırada da iki bölüm halinde komşumuz İran olacak. E İran biliyorsunuz şu anda maalesef 28 Şubat 2026’dan bu yana İsrail ve Amerika’nın saldırısı altında ve eee ciddi bir işte krizin Ortadoğu’da krizin de aslında başrolünde oynuyor öyle ya da böyle bir şekilde. Ama bugün aslında bugünün İran’ını değil de hani 20. yüzyılın başından itibaren İran ekonomisini, ekonomik tarihini konuşalım istiyorum. Biliyorsunuz İran Ort Doğu’nun belki de en karmaşık, en çok tartışılan ama belki de en az anlaşılan, en az bilinen diyelim e ekonomilerinden bir tanesi ve yani bu farklı hikayeleri inceledik ülke ekonomilerinden. Ama bugün e açıkçası masaya yatıracağımız ülke ekonomisi yani İran ekonomisi bence hepsinden eee farklı bir soru soracak bize. Bugün İran’ı konuşacağız ama bildiğiniz o işte yaptırımlar rejim ve nükleer gerilim ve şu anki savaş çerçevesindeki İran’ı değil o günümüze ikinci bölümünde gelmeyi düşünüyorum. Ama bugün öncelikle şu soruyu soracağım. Ya bunca doğal kaynak, bunca nüfus, bunca jeopolitik ağırlık, bunca tarih, binlerce yıllık uygarlık birikimine değil mi? Perslere kadar giden. Buna rağmen İran neden kalıcı bir refah ekonomisine dönüşemedi? Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden bir tanesine sahip bir ülke. Neden? İşte kronik enflasyon ve yapısal verimsizlikle boğuşuyor. İdeolojisinden, devletin ideolojisinden bağımsız konuşuyorum. şah döneminde de benzerdi. Şu anda işte o teolojik İslam rejiminde de işte İslam Cumhuriyeti adı verilen eee rejimde de benzer. Ki bu hikaye böyle basit bir geri kalmışlık hikayesi olmayacak. Bu petrolün bir ülkeyi zenginleştirmek yerine eee devleti topluma karşı nasıl güçlendirdiği ve yukarıdan dayatılan modernleşmenin de neden kapsayıcı bir kalkınmaya dönüşmediğinin hikayesi olacak. Ve sonunda da bu gerilimleri nasıl işte o İslam devrimine bugünkü İran’ı oluşturduğuna İslam devrimine eee evrildiğinin hikayesini konuşacağız. Ya bugün 1900’lerin başından 1979 İslam devrimi denilen o dönüşüme kadarki o fırtınalı dönemi incelemek istiyorum. Hazırsanız başlayalım. Şimdi hikayeyi anlamak için öncelikle sahneyi doğru kurmak gerekiyor. 19. yüzyılın sonuna 20. yüzyılın başına dönmek gerekiyor. O dönemin İranında yani Kaçar hanedanlığının Türk kökenli eee hanedanlığı yönettiği bir imparatorluk var. Pers imp İmparatorluğu ve karşımıza devasa bir coğrafyası var bunun. Ama bu coğrafyanın altında çok zayıf bir devlet yapısı yatar. Merkezi otorite sınırlı. vergi toplama kapasitesi düşük. Taşra’daki aşiretler ve yerel güçler kendi düzenlerini kurmuş durumdalar. Peki bu Osmanlı’ya da benziyor aslında yer ve bu bu zayıf devlet nasıl ayakta kalıyor? Cevap dış güçlerin himayesinde ayakta kalıyor. Kuzeyden Rusya, güneyden Britanya İran’ı adeta bir satranç tahtasına çevirmiş vaziyette ve 1907’de hatta resmen eee her ne kadar hala bir şah olsa da kaçaredğandından başta bu iki büyük güç İran’ı resmi olarak nüfus bölgelerine ayırıyor. Kuzey Rusya’nın, Güneydoğu Britanya’nın kontrolünde gibi. İran hükümeti bu anlaşmanın tarafı bile değil. kendi toprakları adeta kendi haberi olmadan paylaşılıyor. İşte bu dönemde kaçar şahları e bütçe açıklarını kapatmak için yabancılara imtiyazlar satmayı alışkanlık haline getirmişler. Tütün, maden, ulaşım, gümrük her alanda yabancı sermayeye ayrıcalıklar veriliyor ve bu imtiyazlar ekonomisi İran’ı klasik anlamda sömürge yapmıyor belki ama bağımsız bir ekonomik irade de eee yapmıyor, bırakmıyor açıkçası. Buna yani yarı sömürgesel yapı diyoruz açıkçası ekonomide, ekonomi tarihinde ama toplum sessiz kalmıyor. 1891’de mesela Britanya’ya, İngiltere’ye verilen tütün imtiyazına karşı başlayan bir tütün protestosu. İran, İran tarihinin ilk büyük toplumsal ekonomik isyanı. işte ulema, tüccarlar, halk beraber hareket ediyor ve imtiyaz sonunda iptal ediliyor. Ki bu direniş daha sonra 1905-1911’de kısa süreli yaşayan o meşrutiyet devriminin de yani meclisin varlığı altında şahın çalışması gibi bunun da ekonomik arka planını e oluşturuyor. Toplum adeta aslında devletten hesap sorulabilir bir mali düzen istiyor. Yani petrol sahneye çıkmadan önce aslında İran’ın ekonomik portresi böyle. Yani sanayi devrimini ıskalamış, merkezi mali kapasitesi sınırlı, dış güçlerin ekonomik nüfusu altında ama toplumsal direniş refleksleri olan bir ülke ve tam bu noktada işte her şeyi değiştirecek o keşif geliyor. 1901’de İngiliz girişimci William Lux Darcy e Kaçarşahı, dönemin Kaçarşahı Muzafferüdin’den eee 60 yıllık bir petrol arama imtiyazı alıyor. Anlaşmanın koşuları dönemin sömürgeci mantığına çok eee yani çok uygun, çok net yansıtıyor mu mantığı? Dar İran topraklarının büyük bölümünde bulacağı tüm petrole sahip olacak. Karşılığında İran hükümetine net karın yalnızca %16’sını ödeyecek. Üstelik İranlıların şirketinin hesaplarını denetleme hakkı bile olmayacak. 7 yıl boyunca çöl koşullarında mücadele ediliyor. Sıcaklıklar 50 dereceye aşıyor. Malum orada bölgedeki aşiretler yabancıları istemiyor. Sermayesi tükeniyor. Ama tam vazgeçmek üzereyken Darsi 26 Mayıs 1908’de işte Mescide Süleyman’da petrol fışkırıyor topraktan. Sondaj kulesinin hani 15 metre üzerine çıkan bu petrol yalnızca İran’ın değil tüm Ortadoğu’nun da kaderini değiştiren bir an. Belki de işte 1909’da Anglo Persian e oil company kuruluyor. 1914’te Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde İngiliz hükümeti bu şirketin %51’ini satın alıyor. Neden? Çünkü donanma kömürden petrole geçiyor ve Britanya için de İran petrolü artık stratejik bir mesele haline gelmiş vaziyette. dönemin deniz bakanı, donanma bakanı diyelim. Biliyorsunuz Çanakkale Savaşlarında da oldukça etkili olmuştur. Winston Churchill daha sonra Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin başbakanı olacak. Bu keşif hani peri masalından çıkmış bir hazineye benzetiyor bunu. Eee, bu keşif bulunduğu zaman aslında işte tam burada İran’ın geleceğini belirleyecek bir temel dinamik ortaya çıkıyor. Petrol devlete toplumdan bağımsız bir gelir kaynağı veriyor. Ne demek? Bu klasik devlet modeli vatandaşlardan vergi ve karşılığında da hizmet sunar. Ama petrol geliri olan bir devlet vatandaşına ihtiyaç duymadan da ayakta kalabilir ki işte biz buna rant devleti diyoruz. Y Ortadoğu’daki ülkelerin birçoğu eee böyle ülkeler aslında. Ve devlet topluma yaslanmadığı için toplumun taleplerini de dikkate almak zorunda kalmıyor ki bu dinamik uzun vadede siyasal yapıyı, sınıf ilişkilerini ve ekonomik kurumları derinden bozuyor ki işte bugün Körfez ülkelerinin pek çoğunda gördüğümüz eee o rant devleti yapısının erken bir versiyonu aslında bu. Daha 20. yüzyılın başında İran’da filizlenmeye başlıyor. 1921’de Rıza Han adında bir askeri komutan darbe yapıyor. Çocuk eee bir eee işte son Kaşkar Ahmet Şah’tı galiba adı yanlış hatırlamıyorsam ona karşı. ve 1925’te Kaçar hanedanını tasfiye ederek Pehlevi hanedanını kuruyor ve kendini Şah ilan ediyor. Eee, Rıza Şah Pehlevi, eee, Rıza Pehlevi daha sonradan da şu anda da İran’da şahlık iddiasında bulunan eğer İran’daki işte İslam Cumhuriyeti yıkılırsa ve başka bir cumhuriyet, demokratik bir cumhuriyet veya başka bir cumhuriyet kurulmazsa, eee, yani İran’ın geleceğinde kendini söz sahibi gören Amerika Birleşik Devletleri’de, Maryland’te yaşayan eee, işte şah adayının da dedesi oluyor herhalde. İran’ın batılı anlamda modern bir ulus devlete dönüştürmek isteyen biri işte transsirayan eee demir yolunu inşa ediyor. Bürokratik yapı merkezi iyileştiriliyor. Ordu güçlendiriliyor. Aşiretler zayıflatılıyor. İlk sanayi hamleleri ufak ufak başlıyor. Ülkenin adı bile 1935’te işte Persya’dan İran’a değiştiriliyor. Adeta hani bir tür eee modernleşme sembolü. Şimdi Türk izleyiciler burada belki çok tanıdık bir şey fark edecektir. Rıza Şah’ın portresi veya projesi diyelim asında erken Cumhuriyet Türkiye’sindeki o modernleşme hamlesine de benzer. ki zaten Türkiye’yi de biliyorsunuz İranşah’ı ziyaret ediyor. Atatürk’ün sağlığında ikisine de aslında burada birazcık tepeden dayatılan eee yani toplumun kendi dinamiklerinden gelmeyen bir eee sekülerleşme var, merkezileşme var. Devlet eliyle sanayileşme girişimi var. Ama kritik bir fark var tabii burada. Türkiye’de Cumhuriyetin meşruiyeti bir Kurtuluş Savaşı’ndan geliyor. İran’da ise Rıza Şah’ın meşruiyeti bir darbeden geliyor aslında. Askeri bir darbeden geliyor. E şimdi bu fark tabii kurumsallaşmanın derinliğini de doğrudan etkiliyor. İran’da modernleşme Türkiye’ye göre çok daha kırılgan, eee, toplumsal tabana çok daha az dayanan bir proje. Ve Rıza Şah döneminde İran, eee, petrol gelirinin koşullarını iyileştirmeye de çalışıyor aslında. 1932’de DAR imtiyazı iptal ediliyor. işte 1933’te yeniden müzakere edilerek İran’a askeri yıllık ödeme garantisi sağlanıyor. Ama temel sorun değişmiyor. Petrol gelirinin hala büyük ölçüde kontrolü İngiliz şirketinin elinde. Ve burada tabii şu soruyu sormak gerekiyor bence. Eee, bu modernleşme neden kapsayıcı bir kalkınmaya dönüşmedi? Çünkü Rıza Şah’ın modeli dışlayıcı bir modernleşme. Yani devlet büyüyor ama sivil toplum, özel sektör ve siyasi katılım alanı daraltılıyor. Sanayi hamleleri oluyor. Evet. Ama bunlar devletin kontrolünde, toplumun ihtiyaçlarından ziyade ordunun ve bürokrasinin talebini karşılamak için yapılan eee hamleler. Ve Rıza Şah 1941’de müttefiklerin baskısıyla tahttan çekildiğinde geride işte merkezileşmiş ama kırılgan bir devlet, modernleşmiş ama eşitsiz bir toplum bırakıyor. Şimdi burada aslında eee İran ekonomisinin ilk bölümünü yapıyoruz malum. İlk bölümün kalbini aslında tam merkezine geldik. 1940’ların sonunda İran’da petrol meselesi artık yalnızca ekonomik değil. Tam anlamıyla bir egemenlik sorunu. Bu Anglo Iranian Oil Company İran’ın en büyük gelir kaynağını kontrol ediyor ama İran kendi petrolünden yalnızca bir kırıntı, bir pay alabiliyor. Karları denetleyemiyor. Üst düzey pozisyonlara İranlıları atayamıyor. İşte Abadan rafinerisindeki İranlı işçiler İngiliz çalışanlara kıyasla sefalet koşulları altında yaşıyorlar. İşte bu ortamda Muhammed Musaddık adında bir siyasetçi yükseliyor İran’da. Musaddık sıradan bir politikacı değil. Sorbon da Fransa’nın biliyorsunuz o dönemin en iyi üniversitesi. Sonradan işte biraz e bölündüğü için vesaire biraz kalitesinde zayıflama olsa da Sorbon ve İsviçre’de eğitim almış. İşte mecliste yıllardır petrol meselesini gündeme getirmiş. Halkın gözünde ulusal onurun simgesi haline gelmiş bir figür. Talebi de çok net. petrolün ulusallaştırılması, millileştirilmesi yani devletleştirilmesi 1951’de başbakan oluyor ve İran petrolünü de devletleştiriyor, kamulaştırıyor. Ulusal İran Petrol şirketini kuruyor. Şimdi bu hamle İran’da muazzam bir halk desteği görüyor. Yalnızca İran’da da değil aslında tüm sömürge sonrası dünyada büyük yankı uyandırıyor. Ama tabii uluslararası düzlemde, uluslararası arenada tam bir kriz patlak veriyor. İngiltere İran’a hemen ambargo uygulamaya başlıyor. İran petrolünü uluslararası piyasalardan fiilen dışlıyor. İran petrol ihraç edemez hale geliyor. Bütçe göre çöküyor. Ekonomi daralıyor. Ve 1953’te cı ile İngiliz istihbaratının ortaklaşa düzenlediği bir darbeyle musadlık devriliyor. Şah yeniden tam kontrolü eline alıyor ve darbe sonrasında 1954’te kurulan yeni konsorsiyum anlaşmasıyla petrol gelirleri %50 paylaşıma kavuşuyor ve artık yalnızca İngilizler değil Amerikan petrol şirketleri de İran pazarına giriyorlar. Ama eee musaddık deneyiminin aslında İran toplumsal belleğindeki o izi çok daha derin oluyor. Baktığımızda bu olay İranlıların büyük çoğunluğu için şu mesajı veriyor. Ekonomik bağımsızlık istediğinizde batı sizi devirir ki bu algı 1979 devrimine giden o yolda en güçlü duygusal yakıtlardan bir tanesi olacak açıkçası baktığımız zaman. Şimdi 1953 darbesi sonrasında Şah Muhammed Rıza Pehlevi Amerikan desteğiyle otoriter ama modernleşmeci bir düzen kuruyor. İşte 1963’te Beyaz Devrim adını verdiği kapsamlı bir reform programı başlatıyor. İşte toprak reformuyla yaklaşık 2,5 milyon aileye toprak dağıtılıyor. Kadınlara seçme seçilme hakkı veriliyor. Okur yaazarlık seferberliği başlatılıyor. Okuma yazma oranı %26’lardan 42’lere çıkıyor. Ormanlar, meralar kamulaştırılıyor. İşçilere kar payı dağıtımı gibi uygulamalar getiriliyor. Dışarıdan baktığımız zaman aslında muazzam bir dönüşüm tablosu. Kişi başına gelir hızla artıyor. Yıllık büyüme oranı ortalama %10’a yaklaşıyor. Otomotiv, petrokimya, çelik gibi sektörlerde büyük yatırımlar yapılıyor. Tahran’da ufak ufak gökdelenler ortaya çıkmaya başlıyor. Batılı yaşam tarzı yayılıyor. Amerikan danışmanlar ordusu İran’a akın ediyorlar. Askeri reformlardan işte ekonomik planlamaya kadar her alanda batılı uzmanlar söz sahibi oluyor. Ama tabii biliyorsunuz biz iktisatçılar hani binaların görkemine değil de aslında temelin sağlamlığına bakarız birazcık. Belki inşaat mühendisleri, mimarlar da öyledir. Ve o temel çatır diyor aslında baktığımız zaman arka planda. Yani toprak reformu mesela büyük toprak sahiplerini zayıflatıyor ama onların yerine geçecek kurumsal altyapıyı kuramıyor. Toprağı alan köylülerin çoğunun ne yeterli arazisi ne de tohum, su, ekipman destekleri var. Tarımsal verimlilik düşüyor. Ne oluyor sonuç? Kırdankent’ büyük bir göç dalgası. Tahran ve diğer büyük şehirlerin varoşları işte iş arayan hayal kırıklığına uğramış milyonlarla doluyor. Bunlar 16 yıl sonra daha sonradan devrimin sokak gücünü ulaştıracak, oluşturacak insanlar olacaklar. Beyaz devrim denilen şeyin ikinci sorunu ise dini kesimle girilen çatışma. toprak reformu vakıf arazilerini de kapsadığı için ulemanın, dini ulemanın gelir kaynaklarını da doğrudan vuruyor. İşte kadın hakları reformları, bu laikleşme, sekülerleşme hamleleri, eğitimin sekülerleşmesi, bunların hepsi dini otoriteyi aşındırıyor. Ve 1963’te henüz eee pek de tanımayan bir din adamı Ayetullah Humeyni beyaz devrime açıkça karşı çıkıyor ve sürgüne gönderiliyor. Ki bu sürgün paradoksal biçimde Humeyni’yi İran’ın en güçlü muhalefet figürlerinden birine hatta figürüne dönüştürecek ileride. eee 1973 yılında Arap İsrail Savaşı’nın tetiklediği bir petrol ambargosu var. Malum dünya petrol fiyatları bir anda 4 katına çıkıyor. İran’da OPEC’in en aktif üyelerinden bir tanesi o dönemde kurulucusu ve Şah bu fiyat artışının sonuna kadar kullanıyor. Tabii ki petrol gerileri IR’a adeta gökyüzüne fırlıyor. Yani sky rocket derler ya İngilizcede uçuyor. Peki bu artan para yani bu inanılmaz gelir nereye gidiyor diyeceksiniz. mega projelere, devasa silah alımlarına, lüks altyapı yatırımlarına ve ithalat patlamasına şah İran’ı 10 yıl içinde dünyanın 5 büyük ekonomisi yapma hayalinde. Ama tabii ekonominin bu absorbe etme kapasitesi buza yetişemiyor. Limanlar tıkanıyor. Mallığa gemilerde haftalarca bekliyor. Vasıflı iş gücü yetersiz kalıyor. Enflasyon patlıyor. Konut fiyatları fırlıyor. Gelir eşitsizliği keskinleşiyor. Hani şahın çevresindeki o yeni elit tabaka servet içinde yüzerken geleneksel orta sınıf, esnaf, küçük tüccar, taşra halkı satın alma gücünü kaybediyorlar. Ve 1975’te hükümet fiyat artışlarına karşı bir savaş ilan ediyor. Esnaf ve üreticilere fiyat baskısı uyguluyor. Cezalar kesiliyor. Bu da piyasalara olan güveni daha da sarsıyor. İşte tam bu noktada aslında o kritik çelişki arkadaşlar kendini göstermeye başlıyor. İran bir anda zenginleşiyor ama bu zenginlik kurumsallaşmıyor ve toplumun geneline yayılmıyor. Çünkü petrol bolluğu refah kadar hoşnutsuzluk, huzursuzluk da üretiyor. Devlet büyüyor ama toplum geriliyor. Dışarıdan görkemli bir modernleşme tablosu var. İçeriden ise sınıfsal bir barut fıçası adeta. Hani Türkiye’den izleyenler tabii veya Türkiye çünkü çoğunluk da oradan izliyor zaten bu yayını ama hani burada tanıdığı bir şeye göre bir ani zenginleşme dönemlerinde eşitsizliğin derinleşmesi, orta sınıfın erimesi ve hükümetin piyasaya müdahalesinin güveni daha da sarsması. Dinamikler farklı tabii ki Türkiye ile birebir aynı diyemeyiz ama farklı coğrafyalar, farklı kültürler vesaire ama sonuçlar veya en azından süreçler eee oldukça benzer. Şimdi 1970’lerin ikinci yarısında petrol fiyatları geriliyor ve İran ekonomisi ufak ufak tabii bu gerileme ile beraber büyük ölçüde petrol ihracatından geldiği için gelir yavaşlamaya başlıyor. Bu devasa harcama sürdürülemez hale geliyor. İşsizlik artıyor. Enflasyon daha da yüksek bir seviyede yapışkan kalıyor. Tarım sektörü toprak reformun iyi yönetilememesi nedeniyle verimsiz ve İran gıda ithalatına giderek daha fazla bağımlı hale geliyor. Ve bu noktada aslında dört farklı toplumsal kesim ortak bir öfkede buluşuyorlar. Birincisi işte pazardaki e piyasadaki geleneksel tüccar sınıfı. Hükümetin fiyat kontrollerinden ve yeni bir ticari elitin kayırılmasından bıkmış vaziyette. İkincisi ulema işte beyaz devrimden bu yana gelir kaynakları ve toplumsal otoritesi aşınmış. Üçüncüsü üniversite öğrencileri ve kentli aydınlar. Bunlar daha ziyade sol görüşe yakınlar ve siyasal özgürlük ve adalet e istiyorlar. Dördüncüsü ise kırdan kente göçen varoşlarda biriken modernleşmenin nimetlerinden dışlanmış kent yoksulları. Çok farklı dünya görüşlerine sahip. Bu dört grup aslında şah rejimine olan ortak öfkeleri sayesinde bir araya geliyor. İşte bu koalisyon 1978-79’da bir araya geliyor ve 1979’da Şah Devriliyor. Şimdi burada altını kalın çizgiyi belki çizmemiz yani çizebilseydim eğer burada şu anda çizmemiz gereken nokta şu bence. 1979 devrimi yalnızca ideolojik bir devrim değil aslında. Aynı zamanda belki de daha da temelde aslında bir ekonomik birikim krizi. hani petrol gelirine dayalı, yukarıdan modernleşen ama toplumla barışamayan, zenginliği tabana yayamayan, kurumları güçlendiremeyen bir kalkınma modelinin çöküşü adeta. İşte burada bugünkü bölümü bitireceğim bu arada müsaade ederseniz ikinci bölümde devamını konuşacağız. 79 sonrasına hani 79’un o devrimci kaosunun eşiğinde bırakacağım adeta. Çünkü İran’ın bu ama yine de en azından bu burada henüz bıraksam da bu bölümü 1900’den 1979’a kadar olan kısa hikaye bize çok net dersler veriyor diye düşünüyorum. Birincisi belki de doğal kaynak zenginliği sağlam kurumlar olmadan refaha dönüşmüyor. Hani petrol dediğimiz şey işte çok büyük bir aslında zenginlik. Hatta günümüzde doğal gaz yet hakları da var. Hani İran’ı zenginleştirmek yerine devleti topluma karşı güçlendiriyor ve ekonomiyi dış fiyat şoklarına karşı aşırı kırılgan hale getiriyor. İkincisi yukarıdan dayatılan modernleşme Şah’ın yaptığı toplumsal katılım olmadan sürdürülebilir değil. Rıza Şah da işte oğlu Muhammed Rıza Şah da şimdiki işte Amerika’dan seslenen ara ara e şahın yani şah adayının diyelim babası e toplumu dönüştürmek istiyorsanız aslında o toplumun sesini duy duymamız gerekiyor ve bu şahlar bunu anlamıyorlar. Üçüncüsü de ekonomik eşitsizlik siyasi patlamanın aslında en güçlü yakıtı. 1970’lerin İran’ında petrol gelirleri bir avuç seçkinin cebine akarken milyonların hayatı pahalılaşıyor, zorlaşıyor ve bu denklem tabii hiçbir rejimi ayakta tutamaz açıkçası. Hani enflasyonun sınıfları yeniden dağıttığı, orta sınıfın eridiği ve toplumsal güvenin sarsıldığı her dönemde siyasi istikrar da eee tehlikeye girer. Peki bu 1979’da şimdi yıkılacak olan düzenin yerine ne gelecek? Hani yeni rejim daha adil, daha üretken, daha bağımsız bir ekonomi kurabildi mi? Yoksa aynı petrol bağımlılığı bu kez işte savaş, yaptırımlar ve ideolojik devletçilik altında daha da mı kırılgan hale geldi? İşte devrim vakıfları, devrim muhafızları ve çoklu kur rejimleri nasıl bir ekonomik yapı yarattı? İşte bunları tabii ikinci bölümde konuşacağız ve tabii ki o dört grubun bir araya gelmesiyle yapılan bir devrimden bahsediyordum. O dört grubun içerisinde diğer gruplar tarafından ihanete uğrayan grupları özellikle üniversite öğrencileri ve kentli aydın sınıfın eee işte yaşadığı serüveni de konuşacağız. Yani okuyanlar okumuştur. Samet Bahrengeni benim çocukluğumda çok sevdiğim e bir yazardı. Kızıma da okutuyorum kitaplarını. Onun hayatına gidip bakabilirsiniz aslında. Çünkü o bu grubun bir üyesi diyebileceğimiz veriyor. Başına gelenleri de okuyabilirsiniz. Bunlara tabii İran ekonomisi serisinin yani İran ekonomisini anlattığım işte bu iki bölümlük genin ikinci bölümünde e ele almayı düşünüyorum. Videoyu beğendiyseniz eğer lütfen beğen tuşuna basmayı, yorumlarda görüşlerinizi paylaşmayı unutmayalım. Özellikle hani İran’ın petrol deneyimiyle başka ülkelerin kaynak bağımlılığı arasında nasıl paralellikler kuruyorsunuz? Bunları hep yorumlarda tartışabiliriz. Biliyorsunuz her yoruma elimden geldiğince detaylıca cevap yazmaya çalışıyorum. Ve biliyorsunuz bu kanalda da elimizden yine geldiğince hani gerçeklerin sadece rakamların değil de hikayelerin de peşinde olmaya devam ediyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle. Şimdilik hoşça kalın demiş olayım. Eee çarşamba sabahı canlı yayınımızda görüşmek dileğiyle. İyi akşamlar. Yeah.