İnsan Gereksizleşirse Demokrasi Biter mi? Yapay Zekâ, Drone Savaşları ve Yeni Dünya Düzeni
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, demokrasinin ahlaki bir ideal olmaktan çok insanların savaşta ve üretimde vazgeçilmez olduğu dönemde güç kazandığı tezini tartışıyor. Yazar, tarihsel olarak köylüden işçiye uzanan toplumsal dönüşümün oy hakkı, sendikalar ve yurttaşlık talepleriyle nasıl bağlantılandığını anlatıyor. Ardından yapay zekâ, robotik ve drone savaşlarının insan emeğinin stratejik önemini nasıl aşındırabileceği sorgulanıyor. Son bölümde ise demokrasinin geleceği için veri, teknoloji ve güvenlik altyapılarının kamusal denetime açılması gerektiği vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Demokrasinin tarihsel maddi temeli
- Zorunlu askerlik ve yurttaşlık pazarlığı
- Sanayi işçisi, sendikalar ve oy hakkı
- Yapay zekâ, robotik ve emek ikamesi
- Drone savaşları ve yeni askerî teknoloji
- Veri, gözetim ve dijital otoriterlik
Bugün size çok basit ama çok rahatsız edici bir soru soracağım: Demokrasi gerçekten fikirlerin zaferi miydi, yoksa insanların savaşta ve üretimde vazgeçilmez olmasının siyasi sonucu muydu? Yani biz demokrasiye şöyle alıştık: Antik Yunan var, filozoflar var, halk meclisleri var, sonra Aydınlanma var, Fransız Devrimi var, insan hakları var, oy hakkı var, anayasa var, parlamentolar var. Güzel hikâye bu. Ama belki eksik bir hikâye. Belki demokrasinin arkasında yalnızca güzel fikirler yoktu. Belki çok daha çıplak, çok daha maddi, çok daha iktisadi bir gerçek vardı: Egemen sınıflar, sıradan insanlara ihtiyaç duydukları için onlara hak vermek zorunda kaldılar. Bu kanalda sık sık söylediğimiz gibi, iktisat sadece para, faiz, kur, enflasyon değildir. İktisat güç ilişkisidir. Kim vazgeçilmez? Kim ikame edilebilir? Kim olmadan üretim durur? Kim olmadan ordu savaşamaz? İşte siyaset de çoğu zaman bu soruların üzerine kurulur. Bugünkü yayın bu yüzden yalnızca demokrasi tarihi yayını değil. Aynı zamanda yapay zekâ, robotik, drone savaşları ve 21. yüzyılın otoriterleşme ihtimali üzerine bir yayın. Başlayalım. Ortaçağ dünyasını düşünün. Savaş dediğiniz şey, büyük ölçüde pahalı bir iştir. Atlı asker, zırh, silah, eğitim, toprak, zaman, lojistik. Hele savaş atı dediğiniz şey bugünkü anlamda bir tank gibi. Bir atın bakımı ucuz değil. Ortalama 500 kiloluk bir atın günlük enerji ihtiyacı yaklaşık 16-17 bin kalori civarında. Bu, kabaca 7-8 yetişkin insanın günlük enerji ihtiyacı demek. Ağır iş, uzun sefer, savaş koşulu derken maliyet daha da artıyor. Elbette at insanların yediği ekmeği yemiyor; ot, saman, arpa, yulaf yiyor. Ama sonuçta bu da tarımsal artık demek. Yani toplumun ürettiği fazlanın ciddi bir kısmı savaş kapasitesine gidiyor. Şimdi burada siyasal sonuç çok açık. Eğer savaş pahalı atlı savaşçıların işi ise, savaşma kapasitesi toprağı ve artığı kontrol eden aristokrat sınıfların elinde yoğunlaşır. Derebeyi neden güçlü? Çünkü toprağı var. Toprağı olduğu için köylüden artık çekebiliyor. O artığı ata, zırha, silaha, maiyete dönüştürebiliyor. Yani askeri güç ile ekonomik artık aynı elde toplanıyor. Bunun üzerine de siyasi iktidar kuruluyor. Bu dünyada sıradan köylü önemlidir, çünkü tarım emeği gereklidir. Ama siyasi olarak vazgeçilmez değildir. Köylü üretir, vergi verir, angarya yapar, gerektiğinde ordunun lojistiğini taşır. Fakat karar mekanizmasının merkezinde değildir. Çünkü savaşın ana platformu o değildir. Yönetme hakkı, savaşma gücüyle, savaşma gücü de pahalı askerî teknolojiyle bağlantılıdır. Sonra ne oluyor? Barut geliyor. Ateşli silahlar yayılıyor. Top, tüfek, piyade düzenleri, disiplinli ordular önem kazanıyor. Burada çok kritik bir kırılma var. Savaş yavaş yavaş aristokrat savaşçıların özel hünerinden çıkıp, çok sayıda insanın disiplinli biçimde organize edilmesine dönüşüyor. Elbette bu süreç hemen demokrasi getirmiyor. Tam tersine, erken modern dönemde barut çoğu yerde merkezi devleti güçlendiriyor. Vergi toplama kapasitesi artıyor, bürokrasi büyüyor, krallar derebeyleri ezebiliyor. Yani barutun ilk sonucu özgürlük değil; çoğu zaman daha güçlü devlettir. Ama uzun vadede başka bir dinamik başlıyor. Devlet artık savaşı kazanmak için daha fazla insana ihtiyaç duyuyor. Sadece soylu süvariye değil, sıradan piyadeye, askere alınmış köylüye, kentli zanaatkâra, sonra sanayi işçisine ihtiyaç duyuyor. Fransız Devrimi ve Napolyon savaşları bunun dönüm noktalarından biri. “Ulus silah altında” fikri ortaya çıkıyor. Savaş artık kralın savaşı değil, milletin savaşı gibi sunuluyor. Peki millet canını verecekse, neden söz hakkı istemesin? İşte demokrasinin maddi temeli burada başlıyor olabilir. Eğer devleti savunacak olan sıradan insanlarsa, o sıradan insanlar savaştan döndüklerinde şunu sormaya başlar: Ben cephede kan döktüm, vergi verdim, kardeşimi kaybettim, tarlamı bıraktım, fabrikadan çıktım, üniforma giydim. Peki neden beni yönetenleri seçemiyorum? Neden yalnızca emir alanım? Neden yurttaş değilim? Bu çok güçlü bir siyasi pazarlık sorusudur. Çünkü kitlesel ordu, gönülsüz halkla iyi işlemez. Zorla askere alırsınız, ama motivasyonu, sadakati, dayanıklılığı, fedakârlığı satın almanız gerekir. Bunu bazen maaşla yaparsınız, bazen milliyetçilikle, bazen sosyal hakla, bazen oy hakkıyla. Modern yurttaşlık biraz da buradan doğar: Devlet senden canını ister, sen devletten temsil istersin. Aynı hikâyenin üretim ayağı da Sanayi Devrimi’dir. Fabrika işçisi tarihe yalnızca sömürülen bir figür olarak girmedi. Aynı zamanda üretimi durdurabilecek bir figür olarak girdi. Köylü dağınıktı; işçi kentte toplandı. Köylünün isyanı yerel kalabilirdi; işçinin grevi demiryolunu, madeni, limanı, fabrikayı, şehri durdurabilirdi. Sanayi kapitalizmi işçiyi sömürdü, evet; ama aynı anda işçiyi örgütlenebilir hale getirdi. Sendika, grev, sosyalist parti, işçi gazetesi, kooperatif, genel oy hakkı talebi… Bunlar rastlantı değil. Çünkü işçi artık yalnızca yoksul biri değildir. Üretim sürecinin merkezinde yer alan, sayısal olarak büyüyen, şehirde biriken, ortak deneyime sahip bir sınıftır. Bu yüzden 19. ve 20. yüzyıl demokrasisi, sadece liberal filozofların kitaplarından çıkmadı. Fabrika bacalarından, grevlerden, savaşlardan, vergi pazarlıklarından, zorunlu askerlikten, kitlesel partilerden çıktı. Bir parantez daha açayım: Burada “demokrasi zaten Batı’nın kendi içinden çıkan ahlaki bir ilerlemeydi” demiyorum. Tam tersine, Batı’nın kendi tarihinde bile demokrasi çoğu zaman çok geç, çok eksik, çok kavgalı geldi. Kadınların oy hakkı, işçilerin siyasal temsili, sömürgelerdeki halkların hakları, ırk ayrımcılığının kaldırılması; bunların hiçbiri kendiliğinden ve nazikçe verilmedi. Hepsinin arkasında örgütlenme, çatışma, savaş, grev, kriz ve baskı vardı. O yüzden demokrasi anlatısını fazla steril hale getirmemek lazım. Demokrasi biraz da egemenlerin, artık yönetilenleri eskisi gibi dışarıda tutamayacaklarını anlamasıdır. Buradan bugünün dünyasına baktığımızda çok tuhaf bir kırılma görüyoruz. Eskiden rejimler halktan korkardı, çünkü halk meydanı doldururdu, üretimi durdururdu, cepheye gitmezdi, vergi ödemezdi, parti kurardı, sendika kurardı. Bugün ise iktidarlar halktan hâlâ korkuyor ama halkı yönetme araçları inanılmaz gelişti. Kamera, yüz tanıma, büyük veri, sosyal medya takibi, kredi skoru, dijital ödeme izleri, platform algoritmaları… Bunların hepsi tek tek masum görünebilir. Ama birlikte düşünüldüğünde, tarihte görülmemiş bir yönetim kapasitesi yaratıyor. Bu kapasite sadece otoriter ülkelerde yok. Liberal demokrasilerde de var. Büyük teknoloji şirketleri bizim ne okuduğumuzu, ne izlediğimizi, neye kızdığımızı, kiminle konuştuğumuzu, ne zaman yalnız hissettiğimizi, hangi videoda daha fazla kaldığımızı biliyor. Devletler de güvenlik gerekçesiyle bu altyapılara giderek daha fazla yaslanıyor. Böylece demokrasi için yeni bir sorun doğuyor: Eskiden siyasal iktidar devletteydi, ekonomik iktidar sermayedeydi, bilgi iktidarı medyadaydı. Şimdi bu üçü dijital altyapılarda birleşebiliyor. Burada demokrasiyi biraz rahatsız edici biçimde tanımlayalım: Demokrasi, halkın ahlaki olarak değerli görülmesinin sonucu değildir yalnızca. Demokrasi, halkın stratejik olarak vazgeçilmez hale gelmesinin kurumsal sonucudur. Halk olmadan savaş kazanılamıyorsa, halk olmadan üretim yapılamıyorsa, halk olmadan vergi toplanamıyorsa, halkın siyasal hak talep etme kapasitesi artar. Şunu da vurgulayayım: Ben burada teknolojik determinizm yapmıyorum. “At vardı feodalizm oldu, tüfek geldi demokrasi oldu, drone geldi diktatörlük olacak” gibi kaba bir çizgi yok. Aynı teknoloji farklı kurumlarda farklı sonuçlar üretir. Tüfek bazen cumhuriyet ordusunu güçlendirir, bazen sömürge ordusunu. Fabrika bazen sendika doğurur, bazen çocuk işçiliğini. İnternet bazen muhalifleri örgütler, bazen dezenformasyonu büyütür. Yani teknolojinin siyasal sonucu otomatik değildir. Ama teknoloji, güç dengesinin maliyetlerini değiştirir. Kimin örgütlenmesi kolaylaşır? Kimin gözetimi ucuzlar? Kimin emeği ikame edilir? Kimin şiddet kapasitesi artar? Asıl mesele budur. Peki şimdi asıl soruya gelelim. Ya bu vazgeçilmezlik azalırsa? Yani 19. yüzyılda piyade askeri, 20. yüzyılda fabrika işçisi, refah devleti döneminde vergi veren örgütlü emek demokrasiye maddi taban sağladıysa, 21. yüzyılda yapay zekâ, robotik ve drone teknolojileri bu tabanı aşındırırsa ne olur? Bugün Ukrayna-Rusya savaşına bakıyoruz. Elbette hâlâ insanlar ölüyor, cephede asker var, lojistik var, siper var, topçu var. “İnsan bitti, robot savaşı başladı” demek saçmalık olur. Ama şunu da görmezden gelemeyiz: Bu savaş modern savaş tarihinde drone, sensör, elektronik harp, otonom sistemler ve yazılımın belirleyici hale geldiği en çarpıcı örneklerden biri. Birkaç yüz dolarlık drone, milyon dolarlık tankı etkisizleştirebiliyor. Drone operatörü kilometrelerce öteden ölümcül güç kullanabiliyor. Hedef tespiti, gözetleme, saldırı, karşı-drone savunması, elektronik karıştırma, hepsi savaşın merkezine yerleşiyor. Bu ne demek? Savaşın insan yoğunluğu azalıyor mu? Tamamen hayır. Ama savaşta değerli olan insan tipi değişiyor. Kitlesel piyadeden veri operatörüne, yazılımcıya, elektronik harp uzmanına, drone pilotuna, algoritma tasarımcısına doğru bir kayma var. Yani halkın tamamının askerî vazgeçilmezliği azalırken, teknik uzman azınlığın önemi artıyor olabilir. Aynı şeyi üretimde de görüyoruz. Yapay zekâ yalnızca fabrika robotu değil. Artık muhasebe yapıyor, metin yazıyor, kod yazıyor, rapor özetliyor, müşteri temsilciliği yapıyor, tasarım yapıyor, görüntü analiz ediyor, hukuki belge tarıyor, finansal analiz hazırlıyor. Daha da önemlisi, beyaz yakalı orta sınıfın “benim işim ikame edilemez” güvenini sarsıyor. Dün makine kas gücünü ikame ediyordu; bugün algoritma bilişsel emeği ikame etmeye başlıyor. O zaman şu çok temel soru ortaya çıkıyor: Eğer sistemin üretim için daha az insana, savaş için daha az vatandaşa, yönetim için daha az rızaya ihtiyacı olursa, demokrasi neden devam etsin? Bu soruyu provokatif olduğu için değil, ciddi olduğu için soruyorum. Çünkü demokrasi çoğu zaman sandıktan ibaret sanılıyor. Sandık elbette önemlidir. Ama sandığın arkasında bir toplumsal güç dengesi yoksa, sandık kolayca boşaltılabilir. İnsanlar ekonomik olarak güçsüzleşmişse, sendikalar erimişse, orta sınıf borç içinde ve güvencesizse, çalışma hayatı parçalanmışsa, medya birkaç elde toplanmışsa, devlet gözetim teknolojileriyle herkesi izleyebiliyorsa, o zaman seçim var diye demokrasi garanti altında değildir. Yeni çağın otoriterliği eski çağın otoriterliğine benzemeyebilir. Eskiden otoriter rejim halka rağmen yönetirdi ama yine de halka ihtiyaç duyardı: fabrikada, orduda, tarlada, meydanda. Yeni otoriterlik daha soğuk olabilir. Daha teknolojik olabilir. Daha az kalabalığa, daha çok veriye dayanabilir. Size sürekli bağıran bir diktatör yerine, sizi puanlayan, sınıflandıran, izleyen, görünmez biçimde yönlendiren bir sistem gelebilir. Tam da bu yüzden bu konu sadece siyaset bilimi konusu değil; doğrudan iktisat konusu. Çünkü emek piyasasındaki pazarlık gücü ile siyasal haklar arasında görünmez ama çok güçlü bir bağ vardır. İşsiz, borçlu, yalnızlaşmış, örgütsüz ve sürekli ölçülen bir insanın yurttaşlığı ile örgütlü, üretimde kritik, kolektif hareket edebilen bir insanın yurttaşlığı aynı değildir. Bu yüzden “AI demokrasiyi bitirir mi?” sorusu biraz eksik. Daha doğru soru şu: AI kimin elinde yoğunlaşırsa demokrasiyi bitirir? Eğer yapay zekâ altyapısı birkaç büyük şirketin, birkaç güvenlik bürokrasisinin, birkaç otoriter devletin elinde yoğunlaşırsa, evet, demokrasi için büyük risk doğar. Çünkü o zaman emek ikame edilir, gözetim ucuzlar, propaganda kişiselleşir, muhalefet daha erken tespit edilir, toplumsal öfke daha ortaya çıkmadan yönetilebilir hale gelir. Ama teknoloji kader değildir. Matbaa da otoriteye hizmet edebilirdi, reformu da besledi. Radyo faşizme de hizmet etti, demokratik kamusallığa da. İnternet özgürlük vaadiyle geldi, sonra platform tekelleri ve dezenformasyon krizine dönüştü. Yapay zekâ da böyle. Mesele teknolojinin kendisi değil; mülkiyet yapısı, denetim biçimi, kamusal kontrolü, hukuki çerçevesi, sendikal ve demokratik karşı ağırlıklarıdır. Buradan bir politika sorusu çıkıyor: AI çağında halkı yeniden nasıl vazgeçilmez kılarız? Çünkü demokrasi yalnızca “oy verelim” diyerek korunmaz. Demokrasi, toplumun üretim, bilgi ve güvenlik altyapıları üzerinde söz sahibi olmasıyla korunur. Eğer veri bizden çıkıyor ama mülkiyeti bizde değilse; algoritmalar hayatımızı belirliyor ama nasıl çalıştığını bilmiyorsak; yapay zekâ işimizi dönüştürüyor ama karar süreçlerinde yoksa; drone savaşları kamusal denetim dışındaysa, o zaman demokrasinin zemini kayar. Bu nedenle geleceğin demokrasi mücadelesi aynı zamanda bir teknoloji mücadelesidir. Yapay zekâ işçilerin yerine geçecek mi, yoksa işçilerin verimliliğini artıran bir kamusal araç mı olacak? Robotik üretim kârı birkaç hissedara mı aktaracak, yoksa çalışma süresini azaltıp refahı paylaşacak mı? Askerî teknolojiler kapalı güvenlik elitlerinin denetiminde mi kalacak, yoksa parlamentolar ve toplum tarafından denetlenecek mi? Veri yeni petrol mü olacak, yoksa yeni kamusal altyapı mı? Bugün dünyada otoriterleşme dalgasını sadece liderlerin karakteriyle açıklamak kolay ama eksik. Evet, güçlü adamlar var. Evet, popülizm var. Evet, milliyetçilik, kutuplaşma, kültür savaşları var. Ama altta daha derin bir şey de olabilir: Halkın ekonomik ve askerî pazarlık gücü azalıyor. Sendikalı işçi yerine platform çalışanı geliyor. Kitlesel yurttaş-asker yerine profesyonel ordu, özel güvenlik, drone operatörü geliyor. Ulusal sanayi işçisi yerine küresel tedarik zinciri ve algoritmik yönetim geliyor. Böyle bir dünyada elitler halka daha az muhtaç hissedebilir. Fakat burada umutsuzluğa düşmemek lazım. Çünkü tarih bize şunu da gösteriyor: Her teknoloji yeni bir iktidar biçimi yaratırken, aynı zamanda yeni bir direniş ve örgütlenme biçimi de yaratır. Matbaa kilisenin tekelini kırdı. Telgraf ve gazete modern kamuoyunu kurdu. Fabrika sendikayı doğurdu. İnternet, bütün sorunlarına rağmen, yeni kamusal alanlar açtı. Belki yapay zekâ da eğer demokratikleştirilirse, halkı daha az değil, daha çok güçlendirebilir. Ama bunun için romantik teknoloji hayranlığı yetmez. “AI geldi, her şey çözülecek” demek de yanlış; “AI geldi, hepimiz köle olacağız” demek de eksik. Mesele şu: Yapay zekânın üretim kazancı kime gidecek? Verinin sahibi kim olacak? Algoritmalar kim tarafından denetlenecek? Otomasyonun yarattığı zenginlik çalışma süresini kısaltacak mı, yoksa işsizliği ve güvencesizliği mi artıracak? Eğitim sistemi insanları algoritmanın ucuz aparatı mı yapacak, yoksa algoritmayı sorgulayan yurttaşlar mı yetiştirecek? Bugünkü yayının ana cümlesi şu olsun: Demokrasi, insanların vazgeçilmez olduğu çağın rejimiydi; yapay zekâ çağı, insanın yeniden vazgeçilmez kılınıp kılınamayacağı sorusudur. Bu cümle çok önemli. Çünkü mesele sadece oy vermek değil. Mesele insanın sistem içindeki stratejik yeri. Eğer insan yalnızca tüketici, veri üreticisi ve izlenen nesneye dönüşürse, demokrasi kabuğa dönüşür. Ama insan bilgiye, veriye, üretime, teknolojiye ve kamusal karara ortak olursa, demokrasi yeni bir biçimde güçlenebilir. O yüzden ben bu tartışmayı karamsar bir “demokrasi bitti” yayını olarak değil, bir uyarı yayını olarak görüyorum. Tarih boyunca haklar yukarıdan hediye edilmedi. Haklar, toplumların vazgeçilmezliğinin kabul ettirilmesiyle kazanıldı. Bugün de mesele aynı. Yapay zekâ çağında demokrasi istiyorsak, yalnızca seçim güvenliğini değil, teknolojik egemenliği, veri adaletini, emek güvencesini, kamusal denetimi ve örgütlü toplumu konuşmak zorundayız. Belki de 21. yüzyılın en büyük siyasal sorusu şu olacak: İnsanlık kendi ürettiği makinelerin gölgesinde siyasal özne kalabilecek mi? Benim cevabım şu: Kalabilir, ama kendiliğinden değil. Bunun için teknolojiye karşı değil, teknolojinin mülkiyetine ve iktidar yapısına karşı siyaset yapmak gerekiyor. Yapay zekâyı yasaklayarak değil, demokratikleştirerek. Robotikten korkarak değil, robotik üretimin nimetlerini toplumsallaştırarak. Drone savaşlarını görmezden gelerek değil, savaş teknolojilerini sivil ve demokratik denetime açarak. Çünkü unutmayalım: Demokrasi, yalnızca sandık günü yapılan bir tercih değildir. Demokrasi, toplumun kendi kaderini belirleme kapasitesidir. Eğer kaderimizi algoritmalar, kapalı güvenlik aygıtları ve teknoloji tekelleri belirleyecekse, sandık kalsa bile demokrasi zayıflar. Ama algoritmaları, veriyi, üretimi ve güvenliği kamusal aklın konusu haline getirirsek, yapay zekâ çağı demokrasinin sonu olmak zorunda değildir. Bugün sorduğumuz soru buydu: Demokrasi neden yükseldi, şimdi neden kırılganlaşıyor ve yapay zekâ çağında onu nasıl savunacağız? Cevap belki de düşündüğümüzden daha basit: Halk vazgeçilmez olduğunda demokrasi güçlenir. Halk gereksizleştirildiğinde otoriterlik güçlenir. O halde görevimiz, insanı yeniden merkeze koymak. Ama slogan olarak değil; üretimde, bilgide, teknolojide, savaş ve güvenlik kararlarında gerçek söz sahibi olarak. Kayıt Dışı İktisat’ta bugün biraz geçmişe, biraz bugüne, biraz da yakın geleceğe baktık. Eğer bu yayın size demokrasiyi sadece sandık değil, aynı zamanda emek, savaş, teknoloji ve güç meselesi olarak düşündürdüyse, yorumlara mutlaka yazın. Sizce yapay zekâ demokrasiyi zayıflatacak mı, yoksa doğru kurumlarla güçlendirebilir mi? Ben bu tartışmanın daha yeni başladığını düşünüyorum. Ve belki de önümüzdeki yıllarda bütün siyaset, tam da bu soru etrafında şekillenecek.