Amerika’nın Son Gücü: Borç Dağları, Çin Rekabeti ve Yaklaşan Büyük Kırılma | ABD Ekonomi Tarihi 5
Bu Bölüm Hakkında
ABD Ekonomi Tarihi serisinin bu son bölümünde, 2008 Küresel Finans Krizi'nden günümüze kadar olan kritik ekonomik dönüm noktaları ele alınıyor. Lehman Brothers'ın çöküşüyle başlayan süreçte Fed'in trilyonlarca dolarlık parasal genişleme (QE) politikalarının piyasaları nasıl etkilediği ve gelir eşitsizliğini nasıl derinleştirdiği inceleniyor. Ardından, Çin'in yükselişiyle başlayan ticaret savaşları, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve küreselleşmenin gerilemesi analiz ediliyor. Son olarak, Covid-19 pandemisi dönemindeki devasa mali teşviklerin Amerikan ekonomisinde son 40 yılın en yüksek enflasyonuna nasıl zemin hazırladığı detaylandırılıyor.
Ele Alınan Konular
- 2008 Küresel Finans Krizi ve devlet kurtarma paketleri
- Fed'in parasal genişleme (QE) politikaları ve gelir eşitsizliğine etkisi
- Çin şoku, ABD-Çin ticaret savaşları ve teknoloji rekabeti
- Küreselleşmenin gerilemesi ve yeni tedarik zinciri stratejileri
- Covid-19 pandemisi ve tarihte eşi görülmemiş mali teşvikler
- ABD'de son 40 yılın en yüksek seviyesine ulaşan enflasyonun nedenleri
Kayıtlı çıktı hoş geldiniz. Eee, Amerika’nın ekonomik tarihi, ülke ekonomileri serisinde Amerika’nın Ekonomik Tarihi dizisinin diyelim 5. ve son bölümüyle karşınızdayım. İlk bölümde Hamilton ile Jefferson’ın kavgasından başlamıştık. Hatırlarsanız bakabilirsiniz bölümlere. İç savaşı, Yaldı Çağı, Büyük Buhranı, New Deal’i, Bratton Woods’u, Nixon Şokunu, Regonomix’i ve Wall State’in sanal evrenini konuştuk sırasıyla bütün bölümlerde. Ve 4. bölümü, bir önceki bölümü subcrime mortgage krizinin domina taşlarının devrilmeye başladığı anda bıraktık. Şimdi bugün de o domina taşlarının nasıl tüm dünya ekonomisini yere serdiğini anlatacağım ve günümüze kadar geleceğim elimden geldiğince beş büyük meseleyi ele almak istiyorum. Bir tanesi eee 2008 öncelikle tabii ki 2008 küresel finans krizini yani tarihin en büyük finansal çöküşlerinden bir tanesine ve batmak için çok büyük doktrinini konuşacağız. Sonra Fed’in trilyonlarca dolarlık o parasal genişleme quantitive easing operasyonlarını konuşacağız. Ardından Amerika Çin rekabeti, ticaret savaşları ve küreselleşmeden geri adım atılmasını konuşacağız. Peşinden pandemiyi konuşacağız. Yapışkan enflasyon, Fed’in yeniden faiz artımına geçişine bakacağız. Ve son olarak da Amerika’nın şu anda içinde bulunduğu sürdürülemez borç dağını, doların geleceğini ve küresel güç dengesinin nereye evrileceğini masaya yatıracağız. Hazırsanız başlayalım. Şimdi 2007’nin ikinci yarısından itibaren Amerikan konut piyasasında çatlaklar büyümeye başladı. Ev fiyatları düşüyor. Subcrime mortgage geri ödemeleri aksamaya başladı ve Wall State’in o devasa menkul kıymetleştirme makinesinin çatlakları böyle gıcırdıyor. Böyle çarkları gıcırdıyor ufak ufak. Ama asıl deprem 2008’in Eylül ayında geliyor. 15 Eylül 2008’de ben de o sırada doktorada eee 4. sınıfa geçiyordum yanlış hatırlamıyorsam. 158 yıllık ve Amerika’da yaşıyordum. Minneapolis’te 158 yıllık tarihe sahip Amerikan Yatırım Bankası Lemon Brothers iflas başvurusunda bulundu. Ki bu Amerikan eee tarihin en büyük iflası ve küresel finansal sisteme bir atom bombası etkisi yaptı. Layman’ın batmasından birkaç gün önce Amerikan hükümeti devasa iki konut finansmanın kuruluşu olan Fenny May ve Freddy Mac’i kamulaştırmıştı. Bu iki kuruluş Amerikan konut kredilerinin, Amerika’daki konut kredilerinin yaklaşık yarısını garanti ediyordu ve batmalarına izin vermek düşünülemezdi bile. Layman’ın ardından Layman’ı kurtarmadılar bu arada. Layman’ın ardından ise asıl panik başladı. Dünyanın en büyük sigorta şirketi AIG sattığı CDS’ler yani o kredi temerrüt takasları yüzünden ödeme yapamaz hale geldi. Ve AIG’nin batması da tabii ki domino etkisiyle dünya genelinde yüzlerce finansal kurumu batırabilirdi açıkçası. Ve Amerikan hükümeti işte AIC’yi 185 milyar dolarlık bir kurtarma paketi ile ayakta tuttu. Bu böyle bir özel şirkete yapılan en büyük kamu müdahalesi tarihte ve kriz hızla küreselleşti tabii ki bu bilgilerle beraber Avrupa bankaları da Amerikan mortgage menkulun kıymetlerine batmıştı. Çünkü İzlanda’nın tüm bankacılık sistemi çöktü. Northern Rock ve Royal Bank of Scotland İngiltere’de kamulaştırılmak zorunda kalındı. Küresel kredi piyasaları dondu. Bankalar birbirlerine borç vermeyi durdurdu. Çünkü hangi bankanın bilançosunda o ne kadar zehirli varlık, toksik aset denilen hani batma riski taşıyan veya batmış aslında olan eee varlık olduğu bilinmiyordu. Kimse bilmiyordu. Güven buharlaşmıştı ve modern finansal sistem güven üzerine kurulu bir sistem. Biliyorsunuz Amerikan Kongresi yasama organı Amerika’da 2008 Ekim ayında 700 milyar dolarlık troubled asset relief program eee yani işte TARP adı verilen programı onaylıyor. Troubled asset yani işte durumu kritik olan diyelim eee varlıkları kurtarma programı. Bu programla bankalara doğrudan sermaye enjekte edildi. Goldman Sax, Morgan Stanley, Bank of America, City Group gibi devlet devler, dev bankalar devlet parasıyla kurtarıldı. Ve burada tabii çok önemli bir kavram gündeme geldi. Too big to fail. Yani batmak için çok büyük. Şimdi bu tabii kurumlar o kadar büyüktü ki finansal sistemle o kadar içe geçmişlerdi ki batmalarına izin vermek tüm ekonomiyi çökertirdi. Dolayısıyla devlet vergi mükelleflerinin paralarıyla, Amerikan yurttaşlarının paralarıyla yani bu kurumları kurtardı. ki bu durum Amerikan kamuoyunda derin bir öfke yarattı. Sokaktaki vatandaş sormaya başladı. Yani Wall Street yıllarca devasa karlar elde ederken karları cebe indirdi. Hatta vergi ödedikleri vergiler de düşürüldü. Daha fazla kar cebe indirsinler diye. Şimdi zarar edince fatura bize mi kesiliyor? Meşru bir öfke tabii ki de. Krizin sorumluları olan bankacıların neredeyse hiçbiri cezayı kovuşturmayla karşı karşıya kalmadı. Milyonlarca Amerikalı işini kaybetti, evini kaybetti, emeklilik birikimlerinin erimesini izledi. Ama Wall Street’in üst düzey yöneticileri kurtarma paketlerinden sadece birkaç ay sonra yeniden işte milyonlarca dolarlık ikramiyeler almaya devam ettiler. Ciddi bir adaletsizlik. Hem soldan hem sağdan gelen popülist hareketlerin yani işte Ocupy Wall Street sol bir hareket biliyorsunuz. Wall Street’i işgal edelim hareketi. T Party’de işte Amerika’nın İngilizlerin koyduğu çay vergisine isyanıyla başlayan Amerikan bağımsızlık hareketine gönderme yapan T Party eee hareketi. Baston T Party biliyorsunuz Amerikan bağımsızlık e savaşının fitilini ateşlemiş olaydır. E işte T partide de Amerika’daki sağ gelenek. Vergiye karşı, devlete karşı, devletin ekonomiye müdahalesine karşı daha doğrusu bir hareket. Sahada yer alan bir hareket. Böyle siyasi öfke dalgası ortaya çıkardı. Kriz patlak verdiğinde Fed’in başında ben Bernanke vardı. Bern akademik kariyerini Princeton’da biliyorsunuz da bizim Bilkent Üniversitesi eee bölüm başkanı, dekanı da olabilir. Şu anda öğretim üyesi, saygın bir makroekonomisi olan Refet Gürkannı doktora tez öğren tez danışmanıdır. Özür dilerim. Akademik kariyerini büyük buhran üzerine çalışarak geçirmiş bir iktisatçı. 1930’larda Fed’in yeterli likidite sağlamasının sağlamamasının krizi nasıl derinleştirdiğini en iyi bilen isim ve aynı hatayı tekrarlamamaya kararlıydı. Fed önce geleneksel silahını kullandı. Faiz oranları hızla düşürüldü. Federal Faiz oranı 2008’in Aralık ayında %0’a yakın bir düzeye 0 ile %0.25 baz puan aralığına indirildi. Ama bu yeterli olmadı. Faiz oranları sıfıra yaklaştığında çünkü biliyorsunuz geleneksel para politikasının etkisi kalmıyor. Buna işte sıfır alt sınır, zero lower bound problemi de deniyor. İşte bu noktada Fed daha önce Amerika’da hiç denenmemiş bir araca başvurdu. Quantitative easing yani parasal genişleme Q diye kısaltılıyor. Mekanizması da şöyle. Fed açık piyasadan devlet tahvilleri ve ipoteğe dayalı menkul kıymetler satın alıyordu. Ve tabii bu alımları da bu tahvilleri alınca tabii ki de finanse etmek için de yeni para yaratıyordu. Para basıp piyasaya para enjekte ediyordu. Yani yani Fed bir nevi dijital olarak yoktan para öğretip bu parayla finansal varlıklar satın aldı. Amaçta uzun vadeli faiz oranlarını düşürmek, finansal piyasalara likidite sağlamak ve kredi koşullarını gevşetmekti. Fed ü ayrı bu quantitatif easing turu gerçekleştirdi. İlk tur Q1 denilen tur 2008 sonunda başladı ve yaklaşık 1 trilyon700 milyar dolarlık varlık alımı. Dolayısıyla 1 trilyon700 milyar dolar para enjeksiyonuyla kapandı. İkinci tur 2010 sonundan eee 600 milyar dolarlık ek tahvil alımıyla geldi. Üçüncüsü de 2012’de başladı ve bu kez açık uçluydu. Fed istihdam piyasası yeterince toparlanana kadar her ay 40 milyar dolar daha sonra 85 milyar dolarlık alım yapacağını açıkladı ve işte 3üncü tur sürde ancak 2014’te kademeli olarak sonlandırıldı. Ufak ufak azaltılarak bu alımlar. Şimdi bu süreçte Fed’in bilançosu kriz öncesindeki yaklaşık 900 milyar dolardan 4,5 trilyon dolara çıktı. Yani 6 yılda bilançosunu 5 katına büyütmüştü Fed. İşe yaradı mı bu parasal genişleme? Bu ekonomistler arasında hala tartışılan bir konu açıkçası. Finansal piyasaları kesinlikle stabilize etti. Borsa toparlandı. Kredi piyasaları yeniden işlemeye başladı. Konut fiyatları zamanla yükseldi. Ama eleştirenler de var bunu tabii ki. Ve haklı olarak diyorlar ki şunu soruyorlar. Bu trilyonlarca dolar nereye gitti? Şimdi büyük ölçüde finansal varlık fiyatlarını şişirmeye gitti. Borsa rekor üstüne rekor kırdı. Gayrimenkul fiyatları yükseldi. Şirket tahvilleri değerlendi. Peki bu zenginlikten kim yararlandı? Tabii ki finansal varlıklara sahip olanlar. Yani zaten zengin olanlar. Yani ortalama bir Amerikalı işçinin hayatında parasal genişleminin etkisi sınırlı kaldı. Ücretler yavaş artıyordu. Kaliteli iş bulmak zorlaşmıştı. Orta sınıfın eriyen satın alma gücü geri gelmemişti. Evet. Fed Wall Street’i kurtardı ama Main Street denilinden işte hani o bizim Cumhuriyet Caddesi olur ya mecburiyet Caddesi de denir. Bütün Anadolu şehirlerinde Main Street derler Amerika’da da ona. Yani sokaktaki stradan vatandaşının toparlanması çok daha yavaş oldu tabii ki. Ve bu durum gelir ve servet eşitsizliğini daha da derinleştirdi. Şimdi tabii burada konuyu birazcık değiştirip Amerikan ekonomisinin son 20 yılındaki en büyük yapısal dönüşümlerden birine bakalım isterseniz. Konuşmanın başında buna değineceğimi söylemiştim. Bu da Çin’in yükseliş ve bunun Amerikan ekonomisi üzerine etkisi. Şimdi Çin 2001’de Dünya Ticaret Örgütüne kabul edildiğinde Amerika’daki yaygın beklenti şuydu. Ticaretin serbestleşmesi Çin’i hem ekonomik hem de siyasi olarak dönüştürecek. Çin zenginleşik demokratikleşecek ve Washington’daki işte değil mi bu iki partili konsensuss bir nevi belki bir şey ortaya çıkacak ama olan bu olmadı açıkçası. Çin Dünya Ticaret Örgütü üyeliğini muazzam bir ihracat patlamasına dönüştürdü. Ucuz Çin malları dünya piyasalarını ve Amerikan piyasalarını da doldurdu. İşte burada iktisatçılar David Autor, David Dorn ve Gordon Hanson’ın ortaya koyduğu o Çin şoku araştırması bu sürecin Amerika üzerindeki etkisini çarpıcı biçimde belgeliyor. 1999’dan 2011’e kadar olan dönemde Amerika’nın imalat sektöründe yani baz sanayi diyelim yaklaşık 2,5 milyon iş kaybedilmiş ve bu kayıpların önemli bir bölümü de doğrudan Çin’den yapılan ithalatla ilişkili. Çünkü Çin’den ithal etmek daha ucuz. Niye Amerika’da üretesin? Dolayısıyla fabrikayı kapatıyorsun Amerika’da. İşçiye de yol veriyorsun. Tabii bu kayıplar belirli bölgelerde özellikle güney ve orta batının imalat kentlerinde eee yoğunlaşmış vaziyette. Kaybedilen işler büyük ölçüde geri gelmiyor ve etkilenen bölgelerde işsizlik, yoksulluk ve sosyal çözülme kronikleşiyor. Eee ve 2017’de Başkan Donald Trump dönemin başkanı, ilk döneminde diyelim aslında, Çin’e karşı kapsamlı bir ticaret savaşı başlattı. 100 milyarlarca dolarlık Çin malına ek gümrük vergileri kondu. Çin de misilleme yaptı. Burada Trump’ın argümanı şuydu. Çin’in haksız ticaret uygulamaları yaptığı, fikri mülkiyet çaldığı, işte devlet süvansiyonlarıyla kendi şirketlerini desteklediği ve döviz kurunu manipüle ettiği yönünde. Ki bu argümanların çoğunda evet gerçeklik payı var mı? Var. Ama ek gümrük vergileri tabii Amerikan tüketicilerin ve ithalatçıların cebinden çıkan bir maliyet demek. Ve araştırmalarda tarifelerin büyük bölümünün de Çinli üreticilere değil de Amerikalı ithalatçılara ve dolayısıyla tüketicilere yansıdığını gösteriyor. Ama tabii ticari savaşlarının arkasında daha derin bir stratejik dönüşüm de var. Bence Amerika Çin’i artık sadece bir ticaret ortağı olarak görmüyor. Bir sistematik veya sistemik diyelim rakip olarak görüyor. Özellikle yüksek teknoloji alanında Çin’in yükselişi, Çin üniversitelerinin yükselişi Amerika’nın teknolojik üstünlüğünü tehdit ediyordu. Yarı iletken savaşları bu rekabetin en somut görüntüsüydü. İşte Amerika 2022’de Chips and Science Act ile kendi topraklarında yarı iletken üretimini teşvik etmek için eee 52 milyar dolarlık bir yatırım paketi açıkladı. Aynı dönemde Çin’in gelişmiş Çip teknolojisine erişimini kısaltıyan kısıtlayan ihracat kontrolleri uygulandı. İşte bu friend shoring, near shoring kavramları tedarik zincirlerinin müttefik veya yakın ülkelere taşınmasını ifade eden yeni politika çerçeveleri olarak gündeme geldi. Yani serbest ticaret sorgulanmaya başladı açıkçası. Ve artı tabii sadece bu Trump’a özgü bir popülist söylem de değil aslında. Biden yönetimi de sonrasında gelen Çin’e yönelik tarifelerin büyük bölümünü kaldırmadı. hatta bazı alanlarda sertleştirdi. Y burada aslında küreselleşmenin altın çağının sona erdiği bir dönem başladı açıkçası. Tabi burada Mart 2020’de biliyorsunuz Covid-19 pandemisi ki bu kanalda onunla ilgili defalarca onlarca yayın yaptım. Belki de pandeminin başında, ortasında, sonunda kendi makalelerimi de anlattım. Gidişatı da konuştuk. Konuklarla beraber konuştuk. O eski videolara 2020-2021 yılına bakmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Dünyayı vurdu biliyorsunuz ve Amerikan ekonomisi tabii bu pandemi sırasında tarihin en sert ve en hızlı daralmasını yaşadı. ikinci çeyrekte 2020’nin e ekonomi birkaç hafta içerisinde fiilen kapandı. Restoranlar, mağazalar, okullar işsizlik oranı %3,5’tan %14.7’ye fırladı. Martan, Mayısa 2020’de 2 aylık sürede, 1,5 aylık sürece 20 milyondan fazla iş kayboldu. Bu büyük buhrandan bile daha hızlı bir çöküştü. Ama boyut olarak değil, hız olarak tabii ki. Ve Amerikan hükümetinin yanıtı şu oldu. Tarihte eşi görülmemiş bir mali ve parasal seferberlik. Önce Trump döneminde sonra Biden döneminde de devam edilen teşvik paketleriyle ekonomiye toplamda yaklaşık 5 trilyon doların üzerinde mali destek sağlandı. Mart 2020’de CES Act trilyon2 milyar dolarlık bir paket. Amerikan tarihinin en büyük tek seferlik mali teşvik paketi. Doğrudan insanların banka hesaplarına para ödemeleri yapıldı. Her yetişkin vatandaşa 00 dolar, daha sonra 600 dolar ardından bir 400 dolar daha gönderildi. Çocuklar için, eşler için ayrı. İşsizlik sigortası destekleri genişletildi, arttırıldı. İşte küçük işletmelere paycheck protection program kapsamında milyarlarca dolarlık niteliğinde kredi dağıtıldı. Fed tarafında da devasa bir müdahale yapıldı. Fed faiz oranlarını yeniden sıfıra yakın düzeye indirdi. Yeni bir parasal genişleme turu başlattı. Bu kez aylık alım hacmi 120 milyar dolardı. 80 milyar dolar 80 milyar dolarlık devlet tahvili. 40 milyar dolarlık da ipoteğe dayalı menkul kıymet. Ya Fed’in bilançosu zaten 4 trilyon doların üzerindeyken pandemi döneminde 9 trilyon dolara yaklaştı. Yani gene bilançosunu 2020 2021 yılda iki katından fazla büyüttü ve ekonominin çarklarının devam etmesini sağladılar bu şekilde. Ama tabii bu seferberliğin bir bedeli olacaktı. Bu bedel de 2021’in ikinci yarısından itibaren Amerika’da enflasyon hızla yükselmeye başladı. Tüketici fiyat endeksi 2022’nin haziranında yıllık bazda %9.1’le zirve yaptı. Bu 40 yılın son 40 yılın Amerika’daki en yüksek enflasyon oranı. 1981’den beri görülmemiş bir oran ve enflasyon nedenleri çok katmanlı tabii ki. Bir tanesi pandemi dönemindeki o pompalanan trilyonlarca dolar tabii talep yaratıyor. İnsanların cebinden vakit var ama tedarik zincirleri hala aksıyor. İşte gemi tıkanıklıkları, çip kıtlıkları, hammadde darboğazları vesaire ve çok para az mal var. Ve enflasyonun klasik tarifi zaten işte. İkincisi enerji ve gıda fiyatları. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle daha da tırmandı. Rusya biliyorsunuz dünyanın en büyük enerji ihracatçılarından bir tanesi. Ukrayna ise önemli bir tahıl üreticisi. İşte bu dönemde Trump’ın ilk döneminde atadığı olan atadığı başkan olan Fed başkanı Jeron Powell ki Biden da kendisini tutmaya devam etti. Başlangıçta enflasyonu geçici olarak nitelendirdi. Ama tabii bu nitelendirme hatalıydı. Fed müdahalede geç kaldı açıkçası. Ancak 2022’nin martında Fed hızlı bir faiz artırım döngüsüne girdi. 16 ay içerisinde faiz oranını 0’dan %5,5’a çıkardılar. Bu da 1980’lerin başından bu yana en agresif faiz artırım döngüsü. Aynı zamanda Fed şişmiş bilançosunu küçültmek için de bu sefer quantitatif easing’in tersi quantitative tightening uygulamaya başladı. Yani vadesi gelen tahvillerin yerine yenisini almayarak bilançoyu kademeli olarak eritme politikası. Yüksek faiz oranları ekonomiyi yavaşlatmaya başladı ama beklenen sert bir resesyon gerçekleşmedi açıkçası. İşsizlik oranı tarihi düşük seviyelerde kalmaya devam etti. Büyüme yavaşladı. Evet ama pozitif bölgede tutundu ve enflasyon 2023-2024 yıllarında kademeli olarak düştü. Ama Fed’in %2 hedefine dönmekte direndi. Hala da dönmüş değil. Biliyorsunuz özellikle hizmet sektöründe fiyat baskıları devam ediyordu. Kira artışları, sağlık harcamaları, sigorta maliyetleri enflasyonu yapışkan kılıyordu. Ve bu tablo işte hani iktisatçıların böyle bu eee yumuşak iniş dediği, soft landing dediği senaryoya yani enflasyonu resesyon yaşamadan düşürmeye işaret ediyor. Evet ama kesin bir başarı da ilan etmek için henüz erkendi açıkçası. Şimdi tabii burada eee tab bu da Trump’ın biraz seçilmesine de önayak oldu diyebiliriz. Tabii ki bazı siyasi ve başka gelişmelerde işte demokratların adayının yanlış aday olması, son hakkı da değiştirilmesi vesaire falan bunlar da tabii ki etki sahibi olmuştur. Şimdi tabii burada Amerikan ekonomisinin belki de en kritik yapısal sorununa gelelim şu anda. Çünkü hakikaten çok ciddi bir noktada kamu borcu 40 trilyon dolar civarında neredeyse. Eee yani 2025 itibariyle 36 trilyon dolardı şu an itibariyle. Hatta bunu takip edebileceğiniz bir site de var. Bakabilirsiniz. 40 trilyon dolara gelmek üzere ve bu Amerikan gayri safi yurt hasıtasının hakikaten şu anda neredeyse %25’ini geçmiş vaziyette. Şimdi rakımı biraz somutlaştırayım. Yani her bir Amerikan vatandaşına düşen kamu borcu yaklaşık şu anda eee 10. 11 12.000 dolar civarında. Şimdi bu borç nasıl bu noktaya geldi? Eee cevap 10 yıllardır süren aslında yapısal bütçe açıklarında yatıyor. Regagan döneminde vergi indirimleri ve artan savunma harcamalarıyla başladı açıklar. Clinton’ın döneminde kısa bir süre bütçe fazlasına döndü. Fakat 2000’lerden itibaren kalıcı hale geldi. Bu George Bush yani All Bush George W. Bush döneminde işte Afganistan ve Irak savaşlarının maliyetiyle vergi indirimleri bile bir yandan bütçeyi sarstı. 2008’in krizinin kurtarma paketleri borcu arttırdı ve pandemi dönemindeki işte o 5 trilyon doların üzerindeki mali teşvik borç dağını zirveye taşıdı. Ama tabii asıl tehlike burada borcun mutlak büyüklüğü değil faiz yükü. Eee yani Amerikan Federal Hükümeti’nin net faiz ödemeleri şu anda trilyon doların üzerinde savunma bütçesini geride bırakmış vaziyette. Yani Amerikan hükümeti geçmişte aldığı borçların faizini ödemek için şu anda ordusuna harcadığı paradan daha fazla para harcıyor ve faiz oranları tabii yüksek kaldığı sürece de bu yük daha da artacak. Çünkü düşük faizle çıkartılmış eski tahviller belki 10 yıl evvel 0 faizde 025 faizde bunlar vadesi geldikçe yüksek faizle yenileriyle değiştiriliyor. Şu anda da yüksek faiz var. O yüzden de aslında birazca Trump Fed başkanına faizleri indir indir indir diye baskı yapıyor. Bu sürdürülebilir mi? Kısa vadede? Evet. Çünkü Amerikan ekonomisi hala dünyanın en büyüğü ve dolar hala küresel rezerv para birimi. Amerika kendi parasıyla borçlanıyor diğer pek çok ülkeden farklı olarak. Ve bu da tabii dolar cinsinden borçlanmak zorunda kalan gelişme gelişmekte olan ülkelere Türkiye gibi ülkelere göre mesela devasa bir avantaj ama uzun vadede tabii ki ciddi riskleri var. Yani borcun gayri safi yürüt hasayı oranı artmaya devam ederse bir noktada piyasalar Amerika’nın borç ödeme kapasitesini sorgulamaya başlayacaklar ve bu noktada faiz oranları daha da yükselecek, borç servisi daha da ağırlaşacak ve bir kısır döngü başlayacak. ki tarihte birçok imparatorluk askeri yenilgiden değil de aslında mali çöküşten yıkılmıştır. Bunu biliyoruz. Şimdi biliyorsunuz tabii Amerika’nın ekonomik gücünün en önemli ayağı dolar. Dolar dünya ticaretinin yaklaşık %40’ının küresel döviz rezervlerinin yaklaşık %58’inin para birimi eee %60 diyelim. Petrol, altın ve diğer büyük MTA’ların büyük çoğunluğu dolarla fiyatlanıyor. Euroyla veya başka bir para birimiyle değil. Bu da tabii Amerika’ya 3. bölümde konuştuğumuzda aşırı ayrıcalığı sağlamaya devam ediyor. Amerika kendi para birimine basarak borçlanabiliyor, ticaret açığı verebiliyor ve küresel yaptırım uygulayabiliyor. Ama bu ayrıcalık tabii giderek daha fazla sorgulanıyor. Çin, Rusya diğer BRIX ülkeleri dolar dışı ticaret mekanizmaları geliştirmeye çalışıyorlar. Bunlar aslında doların egemenliği ile ilgili yeni dünya düzeni ile ilgili bir 9 100 videoluk bir playlistim var. Lütfen oraya bakın. Orada ilk video doların egemenliği ile başlıyor. Doların egemenliği sorgulanıyor mu, çöküyor mu diye. Lütfen bunu izleyin. Burada çok daha ayrıntılı olarak anlatıyorum. İşte Yuan yerine gelebilir mi? Biliyorsunuz İran şu anda da hürmüz boğazıan Yuan’la ödeme yapan gemilere geçiş izni veriyor. Hani biraz işte burada dolada alternatif tabii savaş sırasında İran’ın yaptığı bu geçici olarak bir hamle olarak gibi düşünülebilir belki ama sonuçta bunun bir arka planı var açıkçası. Ama burada temkinli olmak lazım tabii. Doların düşüşü 10 yıllardır bekleniyor ve hala gerçekleşmedi ki bunun da somut nedenleri var. Çünkü dolara gerçek bir alternatif henüz hala yok. Euro Avrupa’nın yapısal sorunları nedeniyle güvenli bir alternatif olamıyor. Çin yanı Çin’in sermaye kontrolleri ve şeffaflık eksikliği nedeniyle uluslararası güvene sahip değil. Yatırımcılar paralarını serbestçe çıkaramayacakları bir ülkenin parasını rezerv olarak tutmak istemiyorlar. İkincisi, Amerikan finansal piyasaları dünyanın en derin ve likit piyasaları. Dünyanın en güvenli varlığı hala Amerikan hazine tahvilleri. Üçüncüsü, doların a etkisi çok güçlü. Herkes dolar kullandığı için herkes dolar kullanmaya devam ediyor aslında. Bir nevi bu tür bu hani bu ağ etkisini kırmak hakikaten ciddi bir kırılma gerektiriyor. Onu söyleyelim. Ya benim değerlendirmem şu aslında. Doların ani bir çöküşü bence olasılık dışı ama kademeli bir aşınma başladı. Bunu da görmek lazım. Hani doların küresel rezervlerdeki payı 20 yıl önce %70 civarındaydı. Bugün işte %58’e düşmüş. Belki daha da düşecek ki bu aşama devam edecek. Çünkü dünya ekonomisi artık tek kutuplu değil gibi. Ama tabii doların yerini tek bir para biriminin alması değil de çok para birimli bir sisteme doğru da gidiyor olabiliriz. Bunu da söylemek isterim. Ama tabii bu geçiş, bu süreç sancılı ve muhtemelen 10 yıllar sürecek bir süreç olacak diye düşünüyorum. Şimdi serinin bu son bölümünde belki bir de bir adım geri çekilip Amerikan ekonomisinin büyük resmine bakmakta fayda var. Yani biz şimdi 250 yıllık bir hikaye anlattık ama eee bunun güçlü yanları nelerdir? Zayıf yanları nelerdir? Bunu da konuşmak gerekiyor. Bugün Amerikan ekonomisi nerede duruyor? Bunu da konuşmak gerekiyor. Güçlü yanlardan başlayayım. Yani Amerika hala dünyanın en büyük ekonomisi. Nominal gayri safi yurt hasıla işte 2830 trilyon dolar civarında. Teknoloji ve inovasyon alanında rakipsiz. Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin tamamına yakını Amerikan şirketleri, Apple, Microsoft, Google, Amazon değil mi? Eee, işte Amerikan üniversiteleri hala dünya bilim üretiminin merkezinde. Sermaye piyasaları çok derin, likit, girişimcilik ekosistemi, risk sermayesi altyapısı, patent sistemi, inovasyon kültürü, bunlar hiçbir ülkede bu düzeyde değil. Enerji alanında işte yine kaya gazı devrimi sayesinde dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz üreticisi haline geldi. Demografik yapısı göçmen çekme kapasitesi sayesinde Avrupa ve Japonya’ya kese çok daha dinamik, çok daha genç. Ama tabii zayıf yanları da var. Gelir ve servet eşitsizliği. Gelişmiş ülkeler arasında en yüksek düzeyde. En zengin %1’in toplam servet içindeki payı %30’un üzerinde. Orta sınıf onlarca yıldır eriyor. Reel ücretler verimlilik artışın çok gerisinde. Sağlık sistemi berbat. eee, sağlık harcamalarında dünya lideri aslında gayri safi yürütiş hasasının %17’sini sağlığa harcıyor ama bebek ölüm oranı birçok gelişmiş ülkeden yüksek. Altyapısı eski bu arada ulaşım altyapısı mesela köprüler, yollar, su şebekeleri, elektrik şebekesi, eee, 10ı demir yolu şebekesi yok gibi bir şey. Zaten 10 yıllarca yıldır yatırım alamadı. Siyasi kutuplaşma, ekonomik politika yapımını felç ediyor. Eee, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında borç tavanı krizleri, hükümet kapanmaları, partizan tıkanmalar, bunlar hep rutin hale gelmiş vaziyette. Ve belki de en tehlikelisi Amerikan toplumunda kurumsal güveninin aşınması. Özellikle Trump’la beraber hükümete, medyaya, finansal sistemine birbirlerine güvenmeyen bir toplumun ekonomik sorunlarına, rasyonel çözümler üretmesi giderek zorlaşıyor. Maalesef bu Türkiye için de geçerli bir eee husus. Onu da söylemek lazım. Yani burada 5 bölüm boyunca gördüğümüz gibi aslında Amerikan ekonomisinin hikayesi düz bir başarı hikayesi değil. Büyük krizler yaşadılar. Derin çatışmalar, radikal dönüşümler, sürekli tartışmalarla dolu bir hikaye. Eee, yani Hamilton ile Jefferson’ın kavgası, iç savaş, büyük buhran, stakfason, 2008 krizi bunların her biri aslında sistemin çöküşe yaklaştığı anlardı. Ama her seferinde Amerika acı verici de olsa bir şekilde adapte oldu, dönüştü ve yeniden güçlendi. Burada aslında biraz belki de tarihin bize öğrettiği en önemli ders şu olsa gerek. Yani ekonomik gücün kalıcılığı kurumsal adaptasyon kapasitesine bağlı. Amerika’yı güçlü kılan salt doğal kaynakları, coğrafya sayıda askeri gücü değil. onu güçlü kılan bu krizlerden ders çıkarması, kurumlarını dönüştürmesi. İşte mesela Büyük Buhran’dan sosyal güvenlik sistemi ve mevduat sigortası da oldu. 2008 krizinden DOT Frank düzenlemeleri ve makro ihtiyati politikalar çıktı. Tabii bu adaptasyon politikası sürdürülebilecek mi? 21. yüzyılda Amerika’nın kaderini aslında en çok bu belirleyecek sanki diye düşünüyorum. Eee ve tabii burada bizim için de bazı dersler var. Yani Amerika’nın hikayesinde gördüğümüz her tema bizim kendi tartışmalarımızda birebir rezonans halinde gibi. Yani Merkez Bankası bağımsızlığı, kamu borcunun sürdürülebilirliği, sanayileşme politikası, geliri dağılımı, sağlık, kurumsal kalite, demokrasi, işte politik kutuplaşma, dış finansmana bağımlılık. Bunlar tabii farklı olan burada ölçek Amerika ile Türkiye arasında. Meseleler 3 aşağı 5 yukarı aynı diye düşünüyorum açıkçası. Bu seriyi izlediğiniz için. Yani ülke ekonomileri serisinde, Amerika Birleşik Devletleri bölümlerini izlediğiniz için teşekkür ediyorum. 5 bölüm boyunca böyle 250 yıllık bir tarihi birlikte yürüttük. Eğer faydalı olduğunu düşünüyorsanız eğer bu serinin lütfen son bir ricam daha var. Bu videoyu ve tüm seriyi çevrenizdeki ekonomiyle ilgilenen ilgilenmeyen herkesle paylaşın. Beğenin, yorum yazın. Hypelayın, fikirlerinizi belirtin. Belki ücretli abonelik de düşünebilirsiniz ve sonrasında tabii ki farklı ülkelerle devam edeceğiz. Eee öncelikle istediğiniz ülkeler var mı? Bunu da yazabilirsiniz tabii ki. Yorumlarda yazın. Kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı da unutmayın. Kayıtlı şekli satan sevgilerle bir sonraki ülkede ülke ekonomileri serisinde görüşmek dileğiyle.