Altın Amerika’dan Kaçıyor mu? Petrol 100 Dolara Dayandı, Türkiye’de Kritik Faiz Haftası
Bu Bölüm Hakkında
Petrol fiyatındaki yükseliş, Hürmüz Boğazı çevresindeki arz riskini ve küresel enflasyon baskısını yeniden gündeme getiriyor. Bölümde güçlü ABD istihdam verisinin Fed politikası üzerindeki etkisi, Avrupa ve Japonya merkez bankalarının faiz görünümü ve altın rezervlerinin Kuzey Amerika dışına taşınmasının arka planı ele alınıyor. Türkiye açısından yeni Orta Vadeli Program, enflasyon beklentisi ve kritik faiz kararı; dolar, altın, borsa ve tahvil piyasalarıyla birlikte değerlendiriliyor. Ana çerçeve, enerji şoku, yüksek faiz ve jeopolitik belirsizliğin aynı anda fiyatlandığı daha parçalı bir küresel düzen.
Ele Alınan Konular
- Petrol ve enerji şoku
- Merkez bankaları ve faizler
- Altın rezervleri
- Dolar ve küresel piyasalar
- Türkiye’de enflasyon ve faiz
Merkez bankaları altınlarını ABD’den çekiyor, petrol 100 dolara dayanıyor, Fed ve ECB yeniden faiz artırmayı tartışıyor. Türkiye’de ise yüzde 28,4’e yükselen enflasyon tahmini, yeni OVP ve Perşembe günkü kritik faiz kararı var. Dolar, altın, borsa ve cebimiz için bu yeni haftanın ne anlama geldiğini yaklaşık 20 dakikada anlatıyorum.
Yayın transkripti
Herkese merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Yeni haftaya dünyanın dört ayrı köşesinden gelen, ilk bakışta birbirinden kopuk görünen dört haberle başlıyoruz.
Birincisi, Avrupa ülkeleri altınlarının bir bölümünü Kuzey Amerika’dan çıkarıp kendilerine daha yakın merkezlere taşıyor.
İkincisi, petrol yeniden 100 dolar sınırına dayanmış durumda ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim artık yalnızca bir savaş haberi değil, doğrudan market fiyatlarına kadar uzanan küresel bir enflasyon haberi.
Üçüncüsü, birkaç ay önce faiz indirimlerinin ne zaman başlayacağını konuşan dünya, bugün yeniden Fed, Avrupa Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası faiz artıracak mı diye soruyor.
Dördüncüsü, Çin devlet bankalarına ve sigorta şirketlerine yaklaşık 54 milyar dolarlık sermaye desteği hazırlarken Türkiye’de yeni Orta Vadeli Program açıklandı ve gözler Perşembe günkü Merkez Bankası kararına çevrildi.
Bu dört haber tek başına yaklaşan büyük bir felaketin kanıtı değil. Fakat ortak bir mesaj veriyor: Dünya daha pahalı, daha parçalı, daha güvensiz ve daha oynak bir dönemin kalıcı olabileceğini kabul etmeye başlıyor.
Bugün size yalnızca dolar kaç lira, altın kaç dolar, petrol kaç dolar diye rakam okumayacağım. Bu rakamları birbirine bağlayan büyük resmi anlatacağım. Çünkü asıl soru altının bugün yüzde 1 düşmesi ya da petrolün bugün yüzde 1 yükselmesi değil. Asıl soru şu: Küresel ekonomik düzen neden aynı anda hem altına sarılıyor hem de faiz artırmaya hazırlanıyor?
Başlamadan her zamanki notumu düşeyim. Burada anlattıklarım yatırım tavsiyesi değil, ekonomik gelişmeleri anlamaya yönelik bir çerçevedir.
Önce bu sabahki fotoğrafı çekelim.
Brent petrol 97 doların üzerinde. Geçen haftaki artış yaklaşık yüzde 8. Amerikan 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,78 civarında ve yüzde 5 sınırına yeniden yaklaşmış durumda. Ons altın 4.411 dolar dolaylarında. Dolar endeksi, faiz artışı beklentisi güçlenmesine rağmen belirgin biçimde yukarı gidemiyor. Avro dolar paritesi 1,16 çevresinde. Türkiye’de dolar 48,44, avro 56,28 civarında. Beş yıllık CDS 217 baz puan, iki yıllık gösterge tahvil faizi ise yüzde 39,6’ya yakın.
Bu tablo bize piyasanın aynı anda üç şeyi fiyatladığını söylüyor: enerji şoku, yüksek faiz ve siyasi belirsizlik.
Şimdi önce petrolü konuşalım. Çünkü bu haftanın bütün hikâyesini bozabilecek değişken petrol.
ABD ve İran arasında gemileri hedef alan karşılıklı saldırılar Hürmüz Boğazı çevresindeki riski yeniden büyüttü. Boğazdan geçen ticari gemi sayısında ciddi bir azalma var. OPEC Plus ise ekim ayı üretim politikasını değiştirmedi. Yani piyasanın önünde çok basit ama rahatsız edici bir denklem bulunuyor: Arz riski yükseliyor, buna karşılık hızlı biçimde devreye girecek yeni bir üretim tamponu görünmüyor.
Hürmüz sadece haritada dar bir su yolu değildir. Savaş öncesinde dünya petrol arzının yaklaşık beşte biri buradan geçiyordu. Dolayısıyla burada birkaç gün süren gerilim bile petrolün risk primini yükseltmeye yetiyor. Trafik kalıcı biçimde yavaşlarsa mesele birkaç dolarlık fiyat hareketinin çok ötesine geçer.
Üstelik sorun yalnızca petrolün bulunup bulunmaması değil. Petrol artık daha uzun yollardan taşınıyor. Japonya, Güney Kore, Hindistan ve başka büyük ithalatçılar Orta Doğu’dan alamadıkları miktarı Amerika kıtasından, Afrika’dan ve Rusya’dan tamamlamaya çalışıyor. Japonya’ya Orta Doğu’dan yaklaşık üç haftada gelen petrolün Amerika’dan ulaşması yaklaşık dokuz gün daha uzun sürebiliyor. Hindistan için üç ya da beş günlük Körfez rotasının yerine Brezilya’dan yaklaşık 25 günlük bir rota kullanılabiliyor.
Bu ne demek? Daha fazla tanker, daha fazla sigorta, daha yüksek navlun, daha fazla işletme sermayesi ve daha pahalı enerji demek.
Yani küresel ticaret sistemi verimlilikten dayanıklılığa geçiyor. Dün en ucuz ve en kısa rota tercih ediliyordu. Bugün biraz daha pahalı olsa bile savaş bölgesinden geçmeyen rota tercih ediliyor. Ekonomide bu tercihin adı güvenliktir. Fakat güvenliğin faturası enflasyondur.
Petrolün enflasyon üzerindeki etkisi de yalnızca benzin istasyonunda görülmez. Dizel taşımacılığın, tarımın, madenciliğin ve sanayinin temel girdisidir. Mazot pahalanınca tarladaki üretimden kamyonla taşımaya, fabrikadaki maliyetten market rafına kadar zincirin tamamı etkilenir. Uçak yakıtı pahalandığında bilet fiyatı, doğal gaz pahalandığında elektrik ve gübre maliyeti yükselir.
Amerika’da benzin fiyatlarının galon başına 4 doların üzerine çıkması bu nedenle yalnızca Amerikalı sürücülerin sorunu değil. Dizel fiyatlarındaki artış, dünya çapında mal fiyatlarını yeniden yukarı itebilecek bir dalganın habercisi olabilir.
İşte merkez bankalarının yeniden şahinleşmesinin sebebi burada.
Cuma günü açıklanan Amerikan istihdam verisi beklentilerin çok üzerinde geldi. Tarım dışı istihdam 55 binlik beklentiye karşılık 162 bin arttı, işsizlik oranı yüzde 4,1’de kaldı. Bu veri bize Amerikan ekonomisinin yüksek faize rağmen henüz belirgin bir işgücü piyasası kırılması yaşamadığını söylüyor.
Normal şartlarda güçlü istihdam iyi haberdir. Fakat enflasyonun tam yenilemediği bir dönemde güçlü istihdam, Fed açısından talebin hâlâ fazla canlı olabileceği anlamına gelir. Petrol de yükseliyorsa piyasa hemen şu soruya döner: Fed faizi indirmeyi bırakın, yeniden artırmak zorunda kalabilir mi?
Şu anda piyasa eylül toplantısında bir faiz artışına yarıdan biraz daha yüksek olasılık veriyor. Fakat bu beklentinin kaderini cuma günü açıklanacak Amerikan tüketici enflasyonu belirleyecek. Çekirdek aylık enflasyon yüzde 0,2 çevresinde kalırsa Fed bekleyebilir. Yüzde 0,3 ya da daha güçlü bir veri gelirse faiz artışı ihtimali belirgin biçimde güçlenir.
Avrupa Merkez Bankası için de benzer bir ikilem var. Avro Bölgesi’nin büyümesi çok güçlü değil, ücret baskısı şimdilik sınırlı. Fakat enerji ithalatına bağımlı Avrupa, petrol ve doğal gaz şokuna Amerika’dan daha açık. Bu nedenle Perşembe günü mevduat faizinin 25 baz puan artırılarak yüzde 2,50’ye çıkarılması bekleniyor. Tartışma artık bu artışın yapılıp yapılmayacağı değil, aralık ayında bir artış daha gelip gelmeyeceği.
Japonya’da da faiz artırımı beklentisi güçleniyor. Yen geçen hafta dolar karşısında yüzde 2’den fazla değerlendi. Bu önemli, çünkü yıllardır düşük faizli yenle borçlanıp başka ülkelerin yüksek getirili varlıklarına yatırım yapan büyük bir taşıma ticareti oluştu. Yen hızla güçlenirse bu pozisyonların bir bölümü çözülür. Yatırımcılar borçlarını kapatmak için varlık satar, yen alır ve küresel piyasalardaki oynaklık büyüyebilir.
Burada ilginç bir çelişki var. Fed’in faiz artırma ihtimali yükseliyor ama dolar bundan beklenen desteği alamıyor. Çünkü diğer büyük merkez bankaları da aynı anda sıkılaşıyor. Ayrıca Amerika’nın hızla büyüyen kamu borcu ve ekonomi politikasına ilişkin belirsizlikler doların uzun vadeli satın alma gücü hakkında soru işaretleri yaratıyor.
Bu bizi haftanın en dikkat çekici haberine getiriyor: Altın neden yer değiştiriyor?
Hollanda Merkez Bankası mart ile ağustos arasında Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da tuttuğu altının yaklaşık 86 tonunu Londra’ya taşıdı. Yaklaşık 27 tonluk bölüm doğrudan fiziksel sevkiyat zinciriyle taşındı. Kalan bölümün önemli kısmı ise bir yerde satış, diğer yerde alım yapılarak piyasa işlemleri üzerinden yeniden konumlandırıldı.
Burada hemen yanlış bir sonuca atlamayalım. Hollanda bütün altınını Amerika’dan çıkarmadı. Altını doğrudan kendi ülkesine de getirmedi. Önemli bir bölümünü Londra’ya götürdü. Çünkü Londra dünyanın en likit fiziki altın piyasalarından biri. Kriz anında altını hızlı biçimde teminat göstermek, satmak ya da takas etmek için son derece uygun.
Dolayısıyla bu hamle Amerika yarın çökecek demek değildir. Fakat çok önemli bir zihniyet değişimini gösterir. Merkez bankaları artık yalnızca ne kadar rezerv tuttuklarını değil, rezervin nerede bulunduğunu, kimin hukukuna tabi olduğunu ve kriz anında ne kadar hızlı kullanılabildiğini de düşünüyor.
Altın artık sadece fiyatı yükselecek mi diye alınan bir emtia değil. Aynı zamanda finansal egemenlik, yaptırım riski ve kriz likiditesi aracı.
Son dört yılda merkez bankalarının yıllık ortalama altın alımı yaklaşık 1.000 tona çıktı. Önceki on yıldaki ortalama bunun yaklaşık yarısıydı. Bu değişim bize doların yarın ortadan kalkacağını söylemiyor. Fakat merkez bankalarının bütün yumurtaları aynı sepette tutmak istemediğini açıkça gösteriyor.
Burada dolarsızlaşma tartışmasını doğru yere oturtmak lazım. Doların küresel sistemdeki hakimiyeti bir gecede kurulmadı, bir gecede de sona ermez. Ticaret faturaları, borç sözleşmeleri, döviz piyasalarının derinliği ve Amerikan finans sisteminin büyüklüğü dolara muazzam bir ağ üstünlüğü sağlıyor.
Ama hakimiyet ile dokunulmazlık aynı şey değildir.
Bazı ülkeler ve büyük fonlar Amerikan tahvillerindeki ağırlığı azaltmayı tartışıyor, merkez bankaları altın alıyor, rezervlerini farklı merkezlerde tutuyor ve ikili ticarette alternatif ödeme kanalları arıyorsa bu doların çöktüğü anlamına gelmez. Dolar merkezli düzenin maliyetsiz ve tartışmasız kabul edilmediği anlamına gelir. Ani bir çöküşten değil, yavaş bir çeşitlenmeden söz ediyoruz.
Kısa vadede altının önündeki en büyük baskı yüksek faizdir. Altın faiz ödemez. Amerikan tahvil faizi yüzde 5’e yaklaşınca altın tutmanın fırsat maliyeti yükselir. Bu yüzden güçlü istihdam verisinin ardından ons altında geri çekilme gördük.
Fakat uzun vadeli destek başka bir yerden geliyor: merkez bankası alımları, jeopolitik risk, kamu borcu ve rezerv çeşitlendirmesi. Bu nedenle altında kısa vadeli faiz baskısı ile uzun vadeli güvenlik talebi aynı anda çalışıyor. Altını izleyenlerin yalnızca Fed’e ya da yalnızca savaşa bakması bu yüzden yeterli değil.
Çin cephesine geçelim.
Çin yönetimi üç büyük devlet bankası ile beş sigorta şirketine toplam 360 milyar yuan, yani yaklaşık 54 milyar dolar sermaye desteği sağlıyor. Bu karar ilk bakışta dev bir teşvik paketi gibi görünebilir. Fakat ben bunu doğrudan tüketimi patlatacak klasik bir mali teşvikten çok, finansal sistemin bilançosunu güçlendirme hamlesi olarak okuyorum.
Çin’de gayrimenkul sektöründeki uzun durgunluk, zayıf kredi talebi, düşük faizlerin banka kâr marjlarını daraltması ve sigorta şirketlerinin sermaye yeterliliği üzerindeki baskı devam ediyor. Devlet bankalara daha fazla tampon vererek kredi akışını sürdürmek, sigorta şirketlerini de uzun vadeli yatırımlara yönlendirmek istiyor.
Ama sermaye vermek ile kredi talebi yaratmak aynı şey değildir. Bankanın kredi verecek gücü olabilir, şirketin yatırım iştahı veya hanenin borçlanma isteği yoksa para reel ekonomiye istenen hızda geçmeyebilir. Dolayısıyla bu paket önemli bir güvenlik yastığıdır ama Çin’in bütün büyüme sorunlarını çözecek sihirli değnek değildir.
Aynı gün Çin’in enerji depolama bataryalarında yeni fabrika onaylarını geçici olarak durdurduğu haberi geldi. Talep büyürken bile kapasite fazlası oluşabiliyor. Çünkü çok sayıda üretici aynı alana yönelince fiyatlar düşüyor, kâr marjları eriyor ve finansal risk büyüyor. Çin bir taraftan bankaları güçlendirirken diğer taraftan aşırı yatırımı frenlemeye çalışıyor. Bu iki karar aslında aynı sorunun iki yüzü.
Şimdi Türkiye’ye dönelim.
Yeni Orta Vadeli Program açıklandı. 2026 büyüme tahmini yüzde 3,3. Yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 28,4. Büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya, 2029’da yüzde 5’e yükselmesi hedefleniyor. Enflasyon içinse sırasıyla yüzde 21, yüzde 13,5 ve yüzde 9 öngörülüyor.
Bu tabloyu değerlendirirken iki şeyi birbirinden ayırmalıyız: gerçekleşme tahmini ve politika hedefi.
2026 için yüzde 28,4, yaşanan gelişmelere göre yukarı çekilmiş bir gerçekleşme tahmini. Önceki yüzde 16’lık hedefe göre çok büyük bir revizyon. 2027 için yüzde 21 ise Merkez Bankası’nın daha önce açıkladığı yüzde 15’lik hedefin belirgin biçimde üzerinde, piyasa beklentisine ise daha yakın.
Bu bize programın en azından kısa vadede daha gerçekçi bir zemine yaklaştığını söylüyor. Fakat gerçekçilik tek başına başarı değildir. Hedefin neden kaçırıldığı, yeni hedefe hangi araçlarla ulaşılacağı ve maliye politikasıyla para politikasının gerçekten aynı yönde çalışıp çalışmayacağı hâlâ temel sorular.
Program tablolarından hesaplanan örtük ortalama dolar kuru 2026 için yaklaşık 46,9, 2027 için 56,1, 2028 için 63,7 ve 2029 için 68,8 seviyesine geliyor. Burada çok önemli bir uyarı yapayım: Bunlar resmen açıklanmış yıl sonu kur hedefleri değil. Nominal milli gelirin TL ve dolar değerlerinden türetilen yıllık ortalama varsayımlar. Dolayısıyla 2029’da dolar kesin 68,8 olacak diye okunamaz.
Üstelik kurun yalnızca kaç lira olduğu değil, enflasyona göre ne yaptığı önemlidir. İçerideki fiyatlar kurdan daha hızlı artarsa TL reel olarak değerlenir. Bu durum kısa vadede enflasyonu sınırlamaya yardım edebilir ama ihracatçının ve sanayicinin rekabet gücünü zorlar, ithalatı cazip hale getirir ve cari açığı büyütebilir.
OVP’de 2026 cari açık tahmini 47,5 milyar dolar ve milli gelirin yüzde 2,6’sı. Temmuz ayında turizm sayesinde aylık cari fazla görebiliriz. Fakat 12 aylık birikimli açığın 40 milyar dolara yaklaşması bekleniyor ve ağustos öncü verileri bozulmanın sürebileceğini gösteriyor.
Enflasyonun iç yapısı da rahatlatıcı değil. Mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyon ağustosta yüzde 2,3. Temel mal enflasyonu yüzde 0,6 ile görece düşükken hizmet enflasyonu yüzde 2,9. Ulaştırma ve haberleşme öne çıkıyor. Çekirdek göstergeler aylık yüzde 2 civarında sıkışmış durumda.
Aylık yüzde 2 kulağa küçük gelebilir. Fakat bu hız 12 ay sürdüğünde yıllık bileşik artış yaklaşık yüzde 27’ye ulaşır. Yani enflasyonu kalıcı biçimde tek haneye indirmek istiyorsak aylık ana eğilimin yüzde 2 çevresinden çok daha aşağı gelmesi gerekiyor.
Vatandaşın enflasyon düştü denildiğinde neden rahatlamadığını da buradan anlayabiliriz. Enflasyonun düşmesi fiyatların düşmesi değildir. Fiyatların daha yavaş artmasıdır. Dün 100 liradan 130 liraya çıkan bir ürün, bugün 130 liradan 150 liraya çıkıyorsa artış oranı gerilemiş olabilir. Ama vatandaş yine daha yüksek fiyat öder. Geliri aynı hızda artmadıysa hayat standardı düşmeye devam eder.
Perşembe günü Merkez Bankası faiz kararını açıklayacak. Politika faizi yüzde 37. Mart ayında jeopolitik risklere karşı başlatılan likidite sıkılaştırması ağustos sonunda sonlandırıldı ve gecelik piyasa faizi koridorun yüzde 40’lık üst sınırından yeniden politika faizi çevresine indi.
Ben bugün itibarıyla faizin yüzde 37’de sabit tutulmasını ana senaryo olarak görüyorum. Çünkü bir tarafta iç talepte yavaşlama, zayıf sanayi üretimi ve daralma bölgesindeki imalat göstergeleri var. Diğer tarafta petrol şoku, yüzde 2’nin üzerinde kalan aylık enflasyon eğilimi ve küresel merkez bankalarının yeniden sıkılaşma ihtimali var.
Faiz indirimi sanayi ve kredi koşulları açısından rahatlatıcı görünebilir. Fakat erken bir indirim kur ve beklentiler üzerinden enflasyonla mücadeleyi zorlaştırabilir. Faiz artışı ise enerji şokuna karşı daha güçlü bir mesaj verir ama zaten zayıflayan üretim üzerindeki maliyeti büyütür. Bu yüzden sabit tutup gelecek toplantılar için veriye bağlı bir dil kullanmak en dengeli seçenek gibi görünüyor.
Kararın kendisi kadar karar metni de önemli olacak. Merkez Bankası petrol riskini geçici mi görüyor? Hizmet enflasyonundaki katılığa ne kadar vurgu yapıyor? Faiz indirimi için kapıyı aralıyor mu? Piyasa asıl mesajı bu cümlelerde arayacak.
Peki bütün bunlar vatandaş ve yatırımcı açısından ne anlama geliyor?
Dolar için kısa vadede yalnızca Amerika’nın faizi değil, Türkiye’nin enflasyonu, rezervleri, cari açığı ve Merkez Bankası’nın güvenilirliği belirleyici. OVP’deki örtük kurları kesin bir patika gibi okumak yanlış olur.
Altının TL fiyatında iki motor var: ons altın ve dolar kuru. Fed beklentisi onsu aşağı iterken jeopolitik risk yukarı çekebilir. Kur da ayrı bir yönde hareket edebilir. Bu nedenle gram altın ile ons altının aynı gün farklı performans göstermesi şaşırtıcı değildir.
Borsa açısından yüksek faiz iskonto oranını yükseltir, şirket değerlemelerini baskılar. Yüksek enerji maliyeti de özellikle enerji yoğun sektörlerde kâr marjlarını zorlar. Fakat her şirketin döviz pozisyonu, ihracat geliri, borçluluğu ve fiyatlama gücü farklıdır. Endekse bakıp bütün şirketleri aynı kefeye koymak yanıltıcı olur.
Kripto piyasasında ise hafta sonu yaşanan yaklaşık 320 milyon dolarlık saldırı başka bir riski hatırlattı. Bir varlığın fiyatı yükselebilir ama onu tuttuğunuz ağın, köprünün, cüzdanın veya saklama sisteminin teknik riski ortadan kalkmaz. Yatırım riski yalnızca fiyatın düşmesi değildir. Erişim, saklama ve karşı taraf riski de vardır.
Bu haftayı izlerken önümüzde üç kritik soru bulunuyor.
Bir: Hürmüz Boğazı’ndaki trafik daha da azalacak mı ve Brent petrol 100 doların üzerine yerleşecek mi?
İki: Cuma günkü Amerikan enflasyonu Fed’i eylülde faiz artışına zorlayacak mı? Perşembe günü Avrupa Merkez Bankası aralık ayı için yeni bir artış sinyali verecek mi?
Üç: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası faizi sabit tutarken indirim için kapıyı açacak mı, yoksa petrol ve hizmet enflasyonu nedeniyle daha temkinli bir dil mi kullanacak?
Yayının başında Avrupa ülkelerinin altınlarını neden taşıdığını sormuştum. Cevabı şimdi daha net verebiliriz.
Bu, yarın sabah sistem çökecek paniği değil. Bu, dünyanın artık düşük olasılıklı krizleri görmezden gelme lüksünün kalmadığını kabul etmesidir. Ülkeler daha fazla altın tutuyor, altını daha erişilebilir yerlere taşıyor, petrolü daha uzun rotalardan alıyor, bankalarını daha fazla sermayeyle güçlendiriyor. Yani herkes verimlilikten biraz vazgeçip dayanıklılık satın alıyor.
Ama dayanıklılığın bir bedeli var. Daha yüksek taşıma maliyeti, daha pahalı enerji, daha büyük kamu harcaması ve daha yüksek faiz.
2026 ekonomisinin temel kelimesi büyüme değil, güvenlik. Enerji güvenliği, rezerv güvenliği, finansal güvenlik ve siyasi güvenlik. Bu güvenlik arayışının faturası da enflasyon olarak hanelere, faiz olarak şirketlere, oynaklık olarak piyasalara dönüyor.
Şimdi sözü size bırakayım. Sizce Avrupa ülkelerinin altınlarını Amerika’dan taşıması sıradan bir rezerv yönetimi mi, yoksa dolar sistemine duyulan güvenin aşınmaya başladığının işareti mi? Yorumlara mutlaka yazın.
Yayını faydalı bulduysanız beğenmeyi, kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın. Perşembe günkü Merkez Bankası kararını ve cuma günkü Amerikan enflasyonunu da birlikte değerlendireceğiz.
Hepinize güzel, sakin ve kazançlı bir hafta diliyorum. Görüşmek üzere.